ÇIPLAKLIK BİTTİ
Türk ve dünya sinemasını aşağı yukarı 30-35 yıldır izleme imkanımız oldu, bu siyah-beyaz camlar ve beyaz perdeler sayesinde. Özellikle ilçemizde kurulan sinemaya gitme imkanını kaçırdım ama televizyonlarda haftada 3 defa gösterilen o meşhur karıncalı filmler(O zamanlar çatı antenleri vardı ve iyi göstermezdi. Ekranlar hep karıncalı olurdu) hala aklımda durur, bugünkü gibi. O zamanlar sinemanın sanatsal yönü ağır basmazdı. Ekranlarda hep açık-saçık görüntülere değer verilirdi. Yanı, çıplaklık ön planda tutulurdu.
Günümüzün sinema dünyasında fazla bir şey değişmedi. Aktörler, oyuncular artık kıyafetten çok marifete, bilgiye, yeteneğe, işlenen kurguya değer veriyor. Şimdilerde artık en kaliteli, hatta HD görüntülü filmleri bile internetten indirme veya indirmeden izleme imkanları vardır. Sinema salonları artık eskisi gibi dolup taşmıyor. Durum böyle olunca, en kaliteli filmler DVD ve HD kalitesinde CD''leri alarak evlerinde izliyorlar. Sinemaya eski gücünü ve zevkini verebilecek filmler yok denecek kadar azaldı. Bugün sadece ileri teknoloji ve elektroniğin zirve yöntemleri kullanılarak filmler yapılıyor. Yetişkinler ve çocuklar artık savaş, kan, kahraman, silah görmek istiyorlar. Toplumda, her nedense kendine ait veya onu kabul edebilecek bir ortam yoksa, edinememişse, ver elini savaş, barış, kan ve göz yaşı... Egolarını bu şekilde tatmin edebiliyorlar. Sanata, sinemaya eski zevkini verebilmek çok zor. Artık çıplaklık da bitti. Şimdiki roller ve aktörler, kullandıkları silahlara göre değer veya puan kazanıyorlar.
Editoraydin/13.08.2010
İNSANIN AYNASI, SİNEMA
Güzel sanatların en güzellerinden biridir sinema. Bir toplumun, inanışın,devletin, şahsi fikirlerin veya hepsini içinde barındıran bir ekoldur başlı başına sinema.
Aslında, sinemanın tanımını yaparak başlasak diye düşünmüştüm ama, herkes izleye izleye zaten ezberlemiş. Onun için tanımı gereksiz gördüm. Hele ülkemizdeki sinema anlayışını da düşününce, pes demek geldi içimden.
Ülkeler, hatta bazı kamu kurum ve kuruluşları bile sinema ve ödülleriyle ilgilenir. İnanışlar, empoze etmek istedikleri sapık davranışlar, mistisizm, tarih, turizm vb. Düşünceleri anlatmak,tanıtmak, kavratmak, öğreti gibi nedenlerle milyarlarca parayı bu işe yatırırlar. Aldıkları ise küçücük bir heykeldir, mi diyeceksiniz? Hayır. Amaç: Başkalarını inandırmak,düşünmek,düşündürmek. Mantık aramak yok. İşine geldiği gibi otur ve seyret. Ülkemizde bu tip ödüller genelde Antalya''''daki “Altın Portakal” adı altında toplanan bir yarışmada sinema oyuncu,rejisör,kameraman vb. Kişilere verilir. Son yıllarda, ülkemizdeki oyuncular, başka ülkedeki yarışmalarda da kendini göstermeye başladı. Yanı bir yerlere kadar çıtayı yükselttik, diyebiliriz.
Genelde, bizim filmlerimiz aşk,sevgi,nefret üzerine kuruludur. Tarihi filmlerimiz azdır. Bir ara Dizi halinde çevrilen filmlerimizde olmuştur. Hatırlarsınız belki: Cüneyt Arkın''''ın “Kahpe Bizans” filmleri vardı. Kaleden kaleye uçmalar falan. Bir topluma,insanlara veya belli bir inanışı küçümsemek,karalamak, alaya almak için hemen sinemaya sarılırlar. Biraz oyun, şehvet, macera, heyecanla birlikte istediğini yapabilir ve anlatabilirsin. Sinema, görsel ve işitsel olduğu için vermek istediğin mesaji rahatlıkla verebilirsin.
1980''''lı yılların ortalarında, Avrupa sinemalarında çevrilen bir film, dünyayı ayağa kaldırmıştı. Kutsal Hac,Meryem ve İsa''''dan başka hiç bir şeye karışmayan kilise bile kıyameti koparmıştı. Yönetmenliğini Bernardo Bertolucci''''nin yaptığı ve adına “Luna Ay” dedikleri filmde, Cinsel arzularını dindirmek isteyen bir annenin oğlu ile cinsel ilişkiye girmesini anlatıyordu. Bu filmin oynadığı bazı sinemalar, Avrupa''''da bombalanmıştı. Türkiye''''de bu film, İstanbul,Beyoğlu''''nda bir sinemada afişini gördüm ve burada oynamıştı. İşte sinema budur. Kimi, içindeki dürtülerini, sapık duygularını, hislerini beyaz perdeye aktarır. Adına da “Güzel sanat”derler. Sizin ne dediğinizi ben bilemem tabii.
Editöraydın/İkizdere/05.10.2009
HACI BEYİN TABLOLARI
Bir ressam, tablosunu yaparken hiçbir zaman, bu tablodan iyi bir para kazanacağım yada kazanmalıyım, diyerek işe başlamaz. Yalnız, tablo biter, fırçalar tinerle, eller sıcak sabunlu su ile temizlendikten sonra, acaba ne kadar verirler, kim alacak, kim bravo diyecek, kim yuh!.. diyecek… İşte ressamın bitmeyen kuruntularıdır. Kendi tablosuna, hiç tereddütsüz pekiyi diyen pek az veya bir elin parmaklarını geçmez.
Resim, güzel sanatlardan biridir. Ülkemizde ve dünyada çok sayıda, adını yüzyıllara taşıyan, adına ödüller verilen, yaşadığı döneme damgasını, hatta yaptığı resme göre adını alan akımlardan söz ettirmiştir. Sürrealizm, realizm…Ressam tablosunu yaparken, birazda kendi fikirlerini tablolara yansıtmak ister. Tıpkı, Amerika’da dul annesinin heykelini, “Özgürlük Heykeli” olarak adlandırması gibi. Resimde ise, şehirden sürgün edilenler, tarımda, ilkel araçların tasviri, ideolojik inançların doğrultusunda hazırlanmış kıyafet tablolarını örnek gösterebiliriz.
Ülkemizde, yağlı boya veya diğer türde yapılmış tablolara büyük bir ilgi gösterirler. Bu tablolar, çoğunlukla açık artırma usulüyle satılır. Böyle müzayedelerde her zaman bulunur, bizim Hacı Bey. O, hemen her müzayede de bulunur.Unutsa bile haberdar edilir, mutlaka, ona davetiye gönderilir. Değeri para ile ölçülemeyecek koleksiyonu vardır. Ucuza kapatılan eserlere pek rastlanmaz. Çünkü: Prensiplerine, menfaatlerine uyan tabloyu veya eseri alır. Her nedense, tarihi eser kaçakçıları, onun aldığı eserlere pek yanaşamaz,bakamaz. Salvador Dali, İbrahim Çallı vb. tanınmış ressamlar Hacı Bey’in müzesinde baş köşede bulunurlar. O, sahte eserleri imzasından, boyasının kalitesinden, renklerinin uyumundan hemen tanır ve kavrar. Onun eline, bu eser tanıma konusunda kimse su dökemez.
Şimdi, hepinizin şöyle bir soru sorduğunu duyar gibi oldum: Acaba, Hacı Bey’in koleksiyonunda hatasız,çalıntı olmayan, taklit eser yok mu? Canım, sizde o kadar incesini sormayın, olur mu?
Hepbekar/27.12.2008
BEYAZ PERDEDEN YANSIYANLAR
Hayatın canlı canlı izlendiği, sevilen oyunculara elle tutulabilir,sohbet edilebilir , belki de güzel sanatların en ilginç dallarından biridir tiyatro. Aynı sinema gibi, hayatın aynasıdır. Yaşamımızın bir bölümünü belki de tamamını o beyaz perdede görmek mümkündür.
Tiyatroyu sevenler, bilenler daha çok kimin yazdığına bakarlar; daha sonrada oyuncularına. En çok kim güldürüyorsa, hangisi daha çok acıklı hikayelere olaylara yer veriyorsa, en çok o seyirci toplar. Bazı oyuncuların, hem sinema hem de tiyatroda olduklarını görebiliriz. Yalnız, şu bir gerçektir ki: Sinemada başarılı olanlar tiyatroda başarılı değiller. Tabii biz kimsenin tiyatro mu sinema mı tercihine karşı çıkacak değiliz. En çok seyircinin olduğu il’e en iyi iyisi, diğerlerine de şöyle yada böyle, idare eder oyunların gösterime girdiği bilinir. “Sersem kocanın kurnaz karısı, Figaro’nun düğünü” gibi. Fazla seyredilmeyen, son kullanma tarihi bir hayli geçmiş oyunlarında ya bir dernek veya vakıf katkısı yada belediyeler, ücretsiz veya çok az bir ücretle o yöre halkına gösterilmektedir. Halkımızın, tiyatroyu tanıması, öğrenmesi ve benimsemesi bakımından güzel bir davranış.
Bizim ilçeye geçen yıl, Necip Fazıl’ın “Reis Bey” adlı oyunu oynatılmıştı. Oyunun temasını, kalburüstü olanların dışında pek çok kimse kavrayamamıştı ama yıllarca aradan sonra insanımız böyle bir oyunu ilk defa seyretti. Zannedersem, en çok ilgiyi de idam sahnesi çekmişti. Bu sene de Mahmut Yesarı’nın “Fehim Paşa Konağı” ve Turgut Özakman’ın “Suçlu Kim?” oyunları oynatıldı. Ben, Fehim Paşa Konağı’nı seyrettim. Bu oyunda Zenne rolunde ki sahneyi beğenmedim. Abartılı, birazda uydurma buldum. Fakat hemşehrilerimiz beğenmişti. Tabii onların tercihine de saygımız vardır.
Kim yazarsa yazsın, kim oynarsa oynasın. Şayet, bir oyunu izleyen bir izleyici, oyunda kendisini göremiyorsa, o kişinin hayatından bir parça yoksa o sahnelerin birinde, takdir edilmesi, alkışlanması beklenemez. Oyunun yazarı, oyunu yazarken hep kendi fikirlerini, düşüncelerini kendi kriterlerini oyuna yansıtıyorsa, fazla bir beğeni kazanabileceğini düşünmek saçmalık olur. Hele, sağ veya sol fraksiyonlara, ideolojilere kurban edilmiş düşüncelerle örülü tiyatrolar, ancak o youna uyanları toplar, başka bir amaca da hizmet edemez. Senin görmek istediğin değil, izleyicinin ne istediği, Senin beğendiğin yada beğeneceğin değil, izleyicinin tavrı ne olacaktır? İşte bunları dikkate alan bir eser, bence daha başarılı olacaktır, diyorum.
BEKARAYDIN/08.06.2008/İst.
BİZİM HEYKELLER
Bizim insanımız, tarihi boyunca sanatı sevmiş ve
sanatçıyı korumuştur. Osmanlı döneminde, sarayda, bilim
adamlarından sonra en saygın yeri olan şairler ve sanatkar-
lardır. O zamanlar, daha çok hat sanatı, süsleme ve mimarı
çok yaygındı. Hemen her köşe başında bir sanat atölyesi ve
içinde yüzlerce çalışanı, öğrencisi çırağı vardı.
Bugün yurdumuzda onlarca güzel sanatları öğreten üni-
versiteler ve bir o kadarda eskiden, çekirdekten yetişme usta-
lar vardır.Belediye, resmi ve özel kurumların bahçelerinde bu
heykellerden görmek mümkündür. Hemen hepsinin bir yapılış
şekli, amacı, anlatmak istediği bir misyon üstlenmiştir.
Bizdeki heykel ustaları yanı heykeltraşlar her ne hikmetse,
ideolojilerini kendi hayat anlayışlarını o heykele aksettirmeden
o eseri yapamazlar. Kadına özgürlük adına yapılan heykele ba-
bakıyorsunuz: Saç baş darmadağın, göğüsler yarı açık dışarıda…
Bir başka heykelde de erkek ile kadının birlikte temsil edildiği
eserde tamamen erotik bir sahne. Kendilerine yapılan eleştiri-
lere ise: “Siz sanattan, sanatçıdan, güzel sanatlardan ne anlarsınız!
diye adeta bizi yerden yere vurarak kendilerini savunurlar. En iyi
ezberledikleri sözde şudur:”Atatürk;’Sanatkar olmayan bir milletin,
hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’demiştir.” İyide, Atatürk,
Türk kadınını yarı çıplak, erkek ile birlikte temsil ederken de erotik
Sahnelerle anlat demiştir ki? Cinsel uzuvları dışarıda erkek tasvirini
de görmedik mi. Şayet, güzel sanatlar dediğiniz buysa, acaba kötüsü
nasıl olur diye merak ediyorum, lütfen anlatır mısınız heykeltıraş bey?
EZELDENBEKAR/İkizdere/17.02.2008
ŞARKILARIMIZ VE TÜRKÜLERİMİZ
Sadece ben değil,aynı mekanda veya toplumda birlikte otururken dinlediğim şarkı ve türkülere nedense pek alışamadım. Eminim ki diğer arkadaşlarda benimle aynı fikirdedir.
Müzik, güzel sanatların dallarından biridir. Resim, heykel,mimari, opera,tiyatro vb. Bunların içinde en çok ilgilendiğimiz, gelecek bir zamana taşıyabileceğimiz, başka bir ortamda o parçayı canlandırma veya seslendirme imkanı olan müzik, ne yazık ki bazen acemilerin eline düşünce güzel sanatlardan çıkıp kötü sanatlar kategorisine giriyor.
Hemen her gün bir sanatçı(!) çıkıyor ortaya. Tabii bunlardan bazıları gerekli eğitimi almış, neyi nasıl telaffüz edeceğini, hangi mısranın nereye uygun düşeceğini az çok bilir. Bugün müzik, yetenekli,tecrübeli insanlardan geçmiş görünüşe, şekle-şemale bakılır oldu. Görüntü güzelse gerisi teferruattır. Özellikle, özel kanallarda denetimden geçmeyen parçaları dinlediğim zaman, müzikten başka, sadece bir bağırma, gürültü, ses denemesi olarak geliyor bana. İyi bir sanatçı için nota bilgisi, olmazsa olmazlardan değildir. Nota bilmediği halde, çok iyi parçalar seslendiren sanatçılarımızda vardır. Kimsenin hakkını yemeyelim. Bugünlerde artık, her müzik parçasına ille de bir klıp çekiliyor ve o parça o klıp eşliğinde söyleniyor. Klıp, bir müzik parçasındaki hataları örterek, o parçayı biraz daha vurgulu, etkili ve gönüllere işlemek içindir. İyi oyuncularla hazırlanmış klıpler, en berbat şarkıları bile “çok güzel” yapabiliyor. İnsanın en çok duyarlı olanda gözüdür. Sesten çok görüntü insanı etkiler. Işığın hızının, sesten yüksek olduğunu bilirsiniz. Ses, kulağa gelip te beğenilme aşamasından geçene kadar görüntü bir kaç defa gelir-gider. Eski, bitmiş, modeli tükenmiş bir motora, siz güzel bir kaporta, harika bir cila attırarak yeni bir araba gibi satmaya kalkıyorsunuz… İşte, berbat bir müzik parçasını, güzel bir klıple süsleyerek, harika bir parça diyerek kitle iletişim araçlarından seyirci veya izleyicilere dinletiyorsunuz. Bunun yanında, stüdyolara girerek Kompakt Disk dedikleri CD’lere kayıt yaptırıyorsunuz. Bugün, normal bir Cd en az 8YTL eder veya etmez, bana göre etmez fakat başkalarının tercihlerini de göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum.
Beni asıl ilgilendiren de, şarkılardaki birinci beyit ile diğer beyitler arasındaki anlam uyuşmazlığı. Sanatçı, şarkı veya türküsünü söylüyor. Birinci beyitle ikinci beyit arasında, satır sonundaki ses benzerliği yanı uyak veya ayak.
Örnek: Fincanı taştan oyarlar balam oyarlar/ Sen bize gelme duyarlar/…. Kızın erkeğin evine gitmesi veya erkeğin kız evine gitmesi tehlikelidir; aileler duyar, onları birbirinden ayırır.. İyi de fincanın taştan oyulması, imal edilmesi ile kızın erkek veya erkeğin kız evine gitmesini istememesi arasındaki bağlantı ve mantık nerde acaba? İsterseniz, başka örneklerde verebiliriz:
İndim dereden aldım,
Deredeki taşları.
Geçti sevdalığımız,
Al cebimden saçları (Kızın erkeğe verdiği kendi saçı).
Birinci beyitteki dere taşı ile, biten sevdalıktan sonra kız saçı arasında nasıl bir bağlantı veya mantık olabilir. İnsanın tepesi atmıyor değil. Saçlarını da derenin taşlarını da dereye at ve def ol git. Halk ozanları, gerçekten de çekirdekten yetişme sanatçılar, beyitler arasında mutlaka anlam bütünlüğü ve mantığa çok dikkat ederler. Örnek:
“Mehtaplı gecelerde hep seni andım,
Belki gelirsin diye boş yere yandım.” Anlam bütünlüğü veya ilişki var mı yok mu? Onu da siz bulun, söyleyin.
ASİNKET/18.09.2007
ŞİMDİKİ ROMANLAR
Roman, yaşanabilir bir hayatın belirli bir parçasının anlatımıdır. Tabii konu hayat olunca, bunun içinde ister istemez, hayalimizdeki hayatın özlemi veya geçmişteki yaşantının acı veya tatlı hatıraları olacaktır.
Bendeniz, şimdiye kadar okuduğum romanlar içinde, elbette ki güzel, akıcı, anlaşılır, insanı o gecede, o romanı bitirmeye sürükleyecek heyecanlı ve sürükleyici olanları vardır mutlaka fakat bir o kadarda eleştiriye açık olanlarda mevcuttu. Yalnız bir şey her zaman dikkatimi çekmiştir: Yazar, seçtiği kahramanlar, şartlar ve zamanı, kendi ideolojisine göre devam ettirmiş ve sonucunu da haklı olarak kendi isteğine göre bitirmiştir.
Örnek vermek gerekirse: Bundan tam 30 yıl önce Erhan Bener’in bir romanını okumuştum. Kitap, baştan sona kadar sol ideolojinin hayat tarzı ve felsefesi ile doluydu. İnsanlar, değişik ideoloji ve fraksiyonlara inanabilir. Sağ görüşü destekleyen olabileceği gibi sol görüşü de destekleyen veya benimseyende olacaktır. Bizim, standart insan yetiştirme gibi bir dayatmamız yoktur, olamazda. Bizim eleştirimiz o romanın içeriği ile ilgilidir. Adam, kitapta nerdeyse “Maymun Teorisi”inin tezini yazmış. İşte efendim, Flemengli bilgin Epigene Dubois’in “Pitegantrepus Elektrus” yanı, “Ayakta Duran Maymun” anlata anlata bitirememiş romanı…Aşkın, sadece demode veya gününü gün etmekten başka bir işe yaramadığı, meyhane yada diskolardan ibaret olduğu vurgulanmıştır.
Toplumun sadece ağa veya ağa düzeninden ibaret olduğu, ağalar izin vermedikçe özgür olamayacağını anlatanlarda vardır şimdiki romanlarda. Fakirlik, sefalet ve esaretten başka bir hayatın olmadığı en ince detaylarına kadar anlatılır. Ve roman, hep birden başkaldırı veya isyanla kurtuluşa erişin mümkün olabileceği söylenir.
Bazı yazarlarda dini duygularıyla şekillendirir romanını. Nasıl istiyorsa, nasıl uygun veya doğru olduğuna inanıyorsa, kahramanlar o şekilde konuşur, davranır. Romanların hemen hepsinde, yazarın kabul ettiği, düşlediği iki tip insan vardır: Biri yazarın benimsediği şekilde davranır veya konuşur; diğeri de yazarın kabul etmediği , yerden yere vurduğu insan veya insanlar. Yanı siyahla beyazın tipik bir kavgası…
Halbuki hayat hep böyle iki kutuplu değildir. Yer yüzünde ne kadar insan varsa o kadarda davranış, düşünce veya karakter, fikir vardır dersek haklıyız diye düşünürüm ben.
Biz, bir okuyucu olarak her kitabi okumalıyız. Hep doğru bildiklerimizi okursak yanlışı nerden fark edeceğiz. Yada hep yanlışı okursak doğru hangisidir?
Hayata, hep at gözlüğü ile bakmamanız dileğiyle.
HEPBEKAR/06.05.2007
TÜRK SİNEMASI
Sinema, geçmişin izlerini taşıyan ve gelecek kuşaklara bir ders veya dersler çıkarmak için yazılmış, görsel ve işitsel yollarla izleyiciye ulaşan bir araçtır.Kültürel ve ekonomik boyutunun yanında sosyal ve ideolojik kavramları da içeren bir sanattır. Güzel sanatların en önemli dallarında biridir.
Türk sinemasının, Türkiye’ye gelişinden bugüne kadar fazla bir yol kat ettiğini veya ilerlediğini söylemek çok zor. Bundan 30 yıl önce işlenen tema ile bugünkü arasında bir arpa boyu kadar mesafe alınmıştır. Sinemamız, uzun bir dönem erotik ve seks filmleri furyasına girmişti. Hatta, geçen yıllarda böyle bir filmden ödül verdiler bize. Bir dönem, edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanması vardı fakat bu kısa sürdü. Genelde Türk filmlerinde hep aynı tema işlenir: Kız ağa kızı, erkekte o ağanın yanında çalışan bir maraba, yanaşma, kâhya veya bunlardan birinin oğludur. Ağa, insanlara tepeden bakan biri olarak ün yaptığı için, bu filmde de aynı fikir kabul edilir. Yanında ki hizmetçiye kızını vermez veya yanında çalışan hizmetçinin kızını, oğlu sever fakat ağa buna da razı olmaz gibi…Türk filmlerinin çoğu, başından filmin nasıl devam edeceğini ve nasıl biteceğini anlamanız mümkündür. Çünkü:Filmlerin hemen hepsinde ki işlenen tema aynıdır. Hatta aynı senaryoyu birkaç oyuncuyla oynatarak birden çok film bile yapıldığını görmüşsünüzdür. Bu tür filmlerde sadece aktörler ve aktiristler değişir, bazen de filmin adı. Mafyayı çağrıştıran, uyuşturucu patronlarını ve onların adamlarını yakalama operasyonlarında, yüzlerce adam öldürülür, çeşitli cinayetler işlenir ve polis sonradan gelir. Yanı, ölen ölür; kalan sağlar bizimdir hesabı.
Her yıl Antalya’da, Türk sinemasının dev yönetmenleri,film şirketleri, senaristler, kadın ve erkek oyuncular, “Aktın Portakal” adıyla bir yarışma düzenlenir. Bu yarışma kıyasıya mücadele ile devam eder ve herkes ödülünü, en layık olduğu şekilde alır veya alırlar. Ben, bu yarışmalarda birincilik ödülü almış bir çok film izleme imkanı buldum. İzledim fakat hiç beğenmedim. Beğenmedim ve eğer bu film birinci seçildiyse, acaba dereceye giremeyen diğer filmler nasıldı diye hep düşünmüş ve merak etmişimdir.
Filmleri izleyen insanlara daha önemlisi hatta en önemlisi çocuklara yanlış mesajlar, kötü davranışlar kazandırılıyor. Hemen her sette içilen sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler ve konuşulan müstehcen ve argo cümleler, onların genç beyinlerinde, mavi dünyalarında tamiri imkansız yaralar açılmaktadır. Gülmek olsun, milleti güldürelim ki bu film beğenilsin düşüncesiyle akla hayale gelmedik oyunlar oynanıyor. Hatta bir zamanlar bir film oynanıyor ve filmin başında bir soru soruluyor ve o sorunun cevabi, izleyeceğiniz bu filmin içindedir diyerek adeta insanlara o filmi izlemeyi mecbur ediyorlar, teşvik ediyorlar. Vereceği zararın kimse hesabını yapmıyor. Böyle gelmiş, böyle gider hesabi, anlayacağınız…
Zaten şu dönemlerde ailece baş başa verip de, hanı tabiri caizse ağız tadıyla bir film izlemek nedense imkansız durumda…İnsanlığa, barışa, dostluğa, sevgiye, kardeşliğe davet eden bir film izlemek imkansız oldu. Ben, şahsen ümidimi yitirmedim; inşallah o günleri de görürüz diyorum.
BEKARAYDIN/05.03.2007
BU MÜZİK BENİM DEĞİL
Güzel sanatların bir dalı olan müzik evrenseldir. Şarkıyı veya türküyü söyleyen kişinin anadili farklı olsa bile, beden dilinden, jest ve mimiklerinden, onun neler icra ve ifade ettiğini az çok anlarsınız yada anlarız.
Biz şimdi kalkıp ta size İngilizce, Almanca bir şarkı veya türkü yazıp bu şarkının sözlerini analiz edecek değiliz tabii ki. Biz, Türk müziği hakkında bir şeyler anlatacağız; bize göre iyiye iyi, kötüye de kötü diyeceğiz.Daha açık bir ifadeyle eleştireceğiz.
Son beş yılda artan radyo ve TV kanalları, özellikle bölgesel kanallar, yeni sanatçılar, amatörler vb. Tabii bu kanalları fazla da eleştirmeyeceğiz. Adamların niyeti belli…Saatlerce yayına akışına program yetiştirmek kolay değil. Onun için bol bol reklam, paparazzi, yeni şarkıcı ve türkücülerimizin yeni çıkışları. Sanatı, toplum için yapanları fazla eleştirmem. Sanat adıyla, para pul, şöhret, macera, sonradan görme kompleksi yapanlar vardır; bizimde sözümüz ve eleştirimiz onlaradır. Zirvede kalan sanatçılar, boşuna zirvede oturmazlar. Onlar, halkın ne istediğini bilir, ona göre bestesini yapar, kaset veya cd hazırlar. Yine onlar bilirler ki, toplumun değişik yörelerine yine değişik bir atmosfer gerektiğini bilirler. Daha anlaşılır bir ifade kullanacak olursak: Nabza göre şerbet vermesini çok iyi bilirler. Bir parçanın, yurdun her kesimi tarafından, entellektuel, muhafazakar, varoşlar, kentte yaşayanlar veya yüksek zümreden kişilerce sevilmesi, benimsenmesi biraz zordur, hatta çok zordur.İşte o zorluğu aşanlar ve her şarkısı liste başı olanlar ülkemizde mevcuttur. Bu kişilerin adlarını burada açıklamak, konumuzun amacı değildir; buna gerekte yoktur. Zaten onlar kendilerini biliyor ve sizlerde biliyorsunuz.
Şunu bir kere kabul edebilir miyiz?:Her bölgenin kendine has bir müzik kültürü, anlayışı, motifleri, folkloru vardır. Öyle mi? Peki, yıllarca karadenizin kökleşmiş oyun şekline, sözlerine kim bir ekleme, değiştirme, yenileştirme adı altında, şarkıcının adından başka hiç bir yeri Karadeniz türkülerine uymayan bu besteleri yapma hakkını verdi? Bu müzik benim tercihimdir; istediğim gibi bestemi yaparım. Bir tanede dansöz bulursun veya bir kaç tane kılıp çekersin. Sonrada albüm yaparsın. Her gün seni bu yerel kanallarda bu millet izler. Sen öylemi sanıyorsun? Ne şarkıcılar geldi, gitti bu piyasadan…Bakın, zirvede kalanlara!... Karadeniz bölgesinde, hiç bir türküde veya bu türküye eşlik eden oyunlarda horon dan başka bir figür bulamazsın. Kadını, kızı, erkeği hep aynı türde hareket ederler.Kılıpleriniz de bayağı revaçta..Suyun içinde, havada, karada, denizde yada denizin dibinde. Kılıp te oynayan kızlarda Karadenizli değil.Bu işi para için yapan sosyete ve magazin çevreleri dolu. Daha fazla karıştırmayayım barı. Yalnız, şunu bilin ki: İçinden geldiğin veya içinde doğduğun toplumu, sunni şeylerle değiştirmek, modernleşiyoruz diyerek müziğimizi perişan etmeyin. Zaten bu müzik benim değil. Başka biri çıkıp ta, bu müzik bizim değil… Demeden,siz biraz daha düşünün. Bin yıllık sanat ve kültürümüzü, “üç beş kuruş para kazanacağım” yada değişik bir şey yapmalıyım” diyerek yok etmeyin.
BEKARAYDIN/03.01.2007
youtube grabber
youtube grabber
youtube grabber
youtube grabber
youtube grabber
youtube grabber
Copyright © İKİZDERE'NİN EDEBİYAT PORTALI Tüm hakları saklıdır.