GELİN KAYASI
Ülkemizde ve diğer ülkelerdeki aile kavgaları, husumetler vb. Bitmez tükenmez dedikodulardır. Bunların içinde en ayyuka çıkanlarının başında ise Gelin-Kaynana kavgalarıdır. Kabul etsek de etmesek de doğrusu bu işte.
Kaynanasını döven gelinlerin olduğu aile kavgalarının yanında, gelinini döven kaynanaları da anlatmak sayfalara sığmaz her halde. Hele kaynanaların gelinlere söylediği ilk sözlerden biride beddualardır. “Allah belanı versin. Aklına gelmeyen başına gelsin. Kocasız kalasın. Evin başına yıkılsın. Dul kalasın...” gibi.
Karadeniz''in şirin ilçelerinden İkizdere''nin çamlık Köyü''nde böyle bir efsane anlatırlar. Sabırla okursanız çok şeyler öğreneceksiniz, merak etmeyin.
Yukarıda anlattığımız gibi gelin ile kaynana arasında yine o sabah rütin kavgalarına tutuşmuşlardı. Yine o meşhur beddualarını savuruyordu gelinine o yaşlı ninemiz. Gelinde, her zamanki gibi elinde bakır tavasında yağ koymuş, kara ateşin üzerinde eritmeye çalışıyordu. Karşılıklı, atma türkü atar gibi bir birlerine sözler söylüyorlardı. Kaynana o son bedduasını savurdu gelinine karşı, hemde bağıra bağıra. Kaynana:
--- Allah, seni taş etsin, taş etsin. Kaya olasın! Taş etsin seni ki, olduğun yerde öylece kalasın.” İşte efsane bu ya. Gelin, zavallı, elinde tavasıyla aniden taş olmuş. Ateşin yanında öylece kalmış. Bu taş şimdi adını ettiğimiz bu köyün mezrasında bulunuyor. Adı da Gelin Kayası. Bu kaya sanki bir heykeltraş tarafından yontulmuş, biçim verilmiş şekilde duruyor, hemde yıllarca.
Editoraydın/19.08.2010
YENİ YIL
Ülkemiz kültür, sanat,tarih,folklor bakımından çok zengin ve bir o kadar da ilginçtir. Bir bölge düşünün, derenin karşısındaki töre diğerinden farklı yada bir ilçenin gelenek ve görenekleri diğerine uymaz, taban tabana zıt olur. Bizim sitemizi takip edip okuyan arkadaşlar bilirler. Özellikle bu efsane konusunda akla hayale gelmeyecek, mantıklı veya mantıksız bir çok ilginç inanış ve efsane okumuşsunuz. Bugünkü medeni inanış ile karşılaştırırsanız “çok saçma “diyeceksiniz fakat biraz eskilere gidin bakalım, şöyle 100-150 yıl öncesine kadar, sizin ninelerinizin, dedelerinizin veya babaannelerinizin dönemlerine...Belkide bu anlattıklarımızdan daha saçma veya deli saçması diyebileceğiniz inanışlara rastlamanız mümkün olacaktır.
Miladı Takvimden önce, bilirsiniz Rumi veya Hicri Takvim kullanılırdı. Rumi Takvime aynı zamanda bizim bu yörede “Kocakarı hesabı da denirdi. Bu kocakarı hesabi,Miladi takvimden 13 gün geriden devam eder. Örnek:Bugün Nisanın 14''''ü ise Kocakarı hesabında 1 olur. Yeni yıl, hepimizin bildiği, yep yeni bir yılın başlangıcı ve bir yılında bitişidir. O da Ocak ayının biridir. Tabii ki bu miladı takvime göre. İşte, Miladı takvim 14 ocak olduğu zaman bu Kocakarı takvimi de 1 olur. Yanı onların hesabında “yeni yıl” o gündür. O gün gelince, KİMSE KİMSENİN EVİNE GİTMEZ (NE KADAR YAKIN KOMŞU OLSALAR BİLE). ŞAYET GİDERSE, MUTLAKA O EVDEN BİRİSİ YA HASTALANIR YADA ÖLÜR” Böyle bir durumla karşılaşmamak için, kimse o gün evinden dışarı çıkmaz, hatta başkası da o eve gelmesin diye kapılar sıkı sıkıya kapanır. İşte inanış, işte folklor, işte kültür...Medeniyet demedik.
Editöraydın/İkizdere07.10.2009
HAZİNE
1914-1920 yılları, Karadeniz, daha doğrusu ülkemizin kara günleridir. Nedenini sizde iyi biliyorsunuz, Birinci Dünya Savaşı…Ülkemiz işgal güçlerinin işkence,çile,zülüm ve baskıları altında inlemişti. Özellikle Karadeniz’e gelen Rum, Ermeni,Rus vb
ülkelerin askerleri, insanımıza akla hayale gelmeyen, olmadık işkenceler yapmışlardı. O günleri hatırlamasını ve anlatmasını istediğimiz yaşlı amca ve nineler,dedeler göz yaşlarını akıtmadan anlatamazlardı. Bu yörelerde çok fazla kalmamalarına rağmen, sanki hiç gitmeyecekler ve hep burada kalacaklarmış gibi kendilerine ev bark yapıyor,ibadethane (kilise) bile yapmışlardı.
Bölgemize yapışan bu düşman askerlerinin çok büyük bir maddi zenginlikleri olduğu söylenir. Bu teori, yurt dışında çalışan bir gurbetçimizin anlattıklarına bakılırsa:”Ben, aynı iş yerinde birlikte çalıştığımız bir işçiden işitmiştim. Yılın şu ayında, sabah güneş doğduğunda ilk önce o taşa vuruyor. İşte o taşın altında bizim ailenin hazinesi vardır.Kaçarken, canımızı zor kurtardık ve orda ki hazineyi alamadık.” Demişti. “Yaylada değirmen yapacaklardı. Değirmen, su güce ile çalışacağından, çarkı çevirecek su kanalını açan işçilerden birinin elinde kazması olduğu gibi ayakta kuruyup kalmış. Olayı araştıran kişiler, orada büyük bir hazine var ve o hazineyi cinler sahiplenmiş. Kazma vururken, cinlerde yaralandığı için, o adam çarpılmış ve ölmüştü. Yaylada, çöken evini temelden yapmak isteyen bir aile, temeldeki duvarı sökerken, ufak bir tenekenin içinde beşibirli büyüklüğünde binlerce altın buldular. Aile, duvarı öylece bırakıp İstanbul’a göç ettiler…” Söylentiler uzayıp gidiyor. “Hazine filan yerde, falan taşın altında fakat oraya girmek imkansız. Çünkü: Cinler sahiplenmiş.” İnsanoğlunda hayal görmek sınırsız. Bazıları da hemen çaresini çabucak buluyor: “Yanıma derin bir hoca alacağım. O, Kuran’dan ayetler okuyacak, bende kazmayı vuracağım. Bulduğum hazineden imama da biraz veririm, söylememesi için…”
Yukarıda ki anlattıklarımızın hepsi yanlış veya yalan değil. Bazı eski evler veya mezarlarda, çeşitli eşyaları gördüklerini söyleyenlerde oldu. Asıl gerçek ise: Bugüne kadar böyle hazine bulan birine rastlanmadı, görülmedi. Anlatılanların hepsi kulaktan kulağa gidip-gelen sözler ve varsayımlar.
Hepbekar/29.12.2008
YABAN ADAMI
Bazı insanlar gördüklerine inanıp görmediklerine inanmazlar. Bazı olaylar veya insanlar öyle anlatılır ki, kendileri görmedikleri halde görmüş gibi o konuya bağlanırlar. Bizim Karadeniz’de de “Yaban adamı” diye bir efsane vardır.Görenler var, Ben gördüm, diyenler bile olmuştur.
Yaban Adamı uzun boylu,uzun bir paltosu, saçları uzun ve kıpkırmızıydı. Ormanda yaşardı. Ne yiyip, ne içtiğini kimse bilmez ve görmemişlerdi. Ayrıca, adamın diğer insanlardan farklı bazı vücut şekilleri de vardı.Örnek: Ayakları tersineydi ve tırnakları da, diğer insanlara nazaran daha çok uzundu. Ayakları da tersine dönmüştü. Yanı: Ayağın aya kısmı geride, topukları ise ilerdeydi. Yürürken, insan gibi yürürdü. Olayın en önemli tarafı ise: Kimseye bir zararı olmamış, kimseyle konuşmamıştı. Nasıl beslendiği ve nelerle beslendiği konusunda ise yine kesin bir bilgi yok. İnsanımız, ona da kendi kafasından bir şeyler uydurduğu rivayet edilmektedir. Onu, sadece köyde gördüklerini söylerler.Yaylada da gören var mı yok mu kimse bilmiyor.Efsane bu işte, vatandaşlar anlatmış, bizde yazmışız.
BEKARAYDİN/09.06.2008/İst.
EJDERHA
Bizim yörede eskiden ninelerimiz,dedelerimiz anlatırlardı:
Büyük bir yılan varmış. Çok büyük bir yılan ki buna ejderha
desek daha doğru olur. Bu yılanın başında bir tas varmış. Şa-
yet, bu yılanı yakalayarak başındaki tası alabilirsek ne mutlu bi-
ze. Çünkü: Bu tasa su doldurup boşaltacaksın, tekrar su doldurup
boşaltacaksın. Üçüncü boşaltmada Yere, çil çil altınlar dökülürmüş.
Yılanda, başındaki bu tası kolay kolay vermez ve bunun için, hep
insanlardan kaçarmış. Bugüne kadar da bu yılanı gören olmuş ama
hiç kimse yakalayamamış.
EZELDENBEKAR/İkizdere/03.03.2008
online youtube downloader
online youtube downloader
online youtube downloader
online youtube downloader
online youtube downloader
online youtube downloader
Copyright © İKİZDERE'NİN EDEBİYAT PORTALI Tüm hakları saklıdır.