Edebi eser nedir?
İnsanda estetik duygular uyandıran, insanların duygu düşünce ve hayal dünyasını zenginleştiren dil ürünü eserlere edebî eser denir. Bu anlamda hikâyeler, romanlar, şiirler, tiyatro eserleri, masallar vb. türlerinde yazılanlar birer edebi eserdir. Biz bu eserleri okuduğumuzda içimizde bir coşku, bir heyecan duyarız.
Edebî eserlerin özellikleri şöyle söylenebilir:
*İnsanların duygu, düşünce ve hayal dünyasını geliştirir, zenginleştirir.
*İnsanlar arasında dostluğun kurulmasını sağlar. Çevremizdeki güzellikleri bize gösterir.
*Kişinin hissettiği ancak tanımlayamadığı duyguları tanımlar.
*Bir edebî eseri okuyan kişi psikolojik yönden rahatlar, o eserin kahramanıyla empati kurar, onunla bütünleşir.
*Edebî eserler yazıldıkları çağın dil, kültür ve sanat anlayışını yansıtır. Örneğin Tanzimat Edebiyatı şair ve yazarlarından Namık Kemal''in eserlerinde o devrin sanat anlayışını, aile, gelenek, görenek ve evlenme gibi konularını görebiliriz.
Edebî eserlerin yararları nelerdir?
Bir edebî eseri okuduğunuzda neler hissedersiniz?
Çağlar boyunca insanlar edebî metinlerle her mekanda ve zamanda anlatma, gösterime ve coşku ile dile getirme biçiminde kendilerini ifade etmişlerdir. Destan, hikâye, roman türleriyle anlatma; komedya, tragedya, dram, opera vb. türleriyle gösterme; şiirle coşku ve heyecanlarını dile getirmişlerdir.
* Farklı bir kaynaktan Edebi Eser nedir ?
Edebi Eser : Duygu, düşünce ve hayallerimizi sözle veya yazıyla etkili bir biçimde dile getiren esere edebi eser denir.
Edebi Eser Nedir? Tanımı ve Özellikleri
Yaşanan, görülen, duyulan, bir olayın ya da bir duygu veya düşüncenin estetik ölçüler içinde anlatıldığı eserlere, edebi eser denir.
a-) Edebi eserin dili, dilin günlük kullanımından farklı olarak, okuyucuda güzel duygular uyandıracak şekilde olmalıdır.
b-) Edebi eserde, ele alınıp işlenen belli bir konu ve bu konunun işlenmesinde belli bir amaç olmalıdır.
c-) Duygu, düşünce ve hayaller mutlaka belli bir tür ve şekil kullanılarak ifade edilmelidir.
ç-) Yazılan eserler, insanda hoşa gidecek hisler uyandırmalıdır.
d-) Edebi eserlerde, her zaman estetik değer aranmalıdır.
Kaynak:www.mitoloji.info/17.08.2010
DÜNYAYI SARSACAK KİTAP:
Apokrifal- Kayıp Kitap
Bu kitap hem Türkiye`yi hem de Hıristiyan dünyasını sarsacak: İNCİL`in orjinali bulundu. İsrail *****hurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin bu vesile ile müslüman oldu ve katledildi! TÜMÜ GERÇEK, HEPSİ BU KİTAPTA!
Bu kitaptaki olayların ve kişilerin hepsi gerçektir..
1981 yılında Hakkari`de köylüler tarafından bir mağarada lahit içerisinde eski bir elyazması bir kitap bulunur. Aramice uzmanı Doç. Dr. Hamza Hocagil kısa süre sonra söz konusu metnin Arami dilinde fakat Süryani alfabesiyle yazılmış bir İncil metni olduğunu anlar.
Birinci yüzyıla ait otantik İncil`in ortaya çıkması tüm dinleri ilgilendiren bir konudur. Gerek Hz. İsa`nın tarihselliğinin, gerekse de İncil`in Kuran`la ne denli uyumlu olduğunun kanıtlanması çeşitli çevreleri rahatsız etmektedir. Hocagil 1983 yılında Özal`ın girişimleri ve Özel Harp Dairesi`nin kontrolünde İncil`i tercüme etmeye başlar. Ancak tercüme süreci bir süre sonra durdurulur.
Ancak İncil`in son sayfasında Aziz Barnabas`ın söz konusu İncil`i dört nüsha olarak yazdığını fark eden Hocagil, Nahit Şenoğul Paşa`nın yardımlarıyla bu kez diğer 3 İncil`in peşine düşer. Ardından biri hariç diğer 2 İncil de bulunur. Uluslar arası istihbarat örgütlerinin müdahil olduğu bu inanılmaz olaylar dizisinde olaya karışan bazı isimler hayatını kaybeder.
İncil`lerden biri İsrail`de bulunur. İsrail nüshasını bir Alman firmasının sponsorluğunda, İsrail *****hurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin ile birlikte çıkarır. Viktoria Rabin, İncil`in gerçek nüshalarını okuduğunda Müslüman olur. Fakat yaptığı kazı çalışmalarında 10 Emir ve Zebur`un izini sürerken, Etiyopyalı bir zenci tarafından öldürülür. İsrail`de bulunan İncil önce Vatikan`a satılmak istenir. Vatikan adına İncil ile igili görüşmelerde bulunan Kardinal Mario, `açıklanamayan bir sebeple` hayatını kaybeder. Olaylar, gizli bir örgütün planlaması ile çok farklı boyutlar kazanır.
İncil bu kez, bir yayınevi üzerinden Yunanistan`a satılır.
Olay, Kıbrıs`ta bulunan güvenlik güçlerinin 1996 yılında Kıbrıs`ta Aziz Barnabas`ın mezarını soydukları iddiası ile farklı bir boyut kazanır. Askerler mezardan ne almışlardır? KKTC`de soygunu araştıran Gazeteci Kutlu Adalı, aldığı tehditlerden kısa bir süre sonra öldürülür. Kutlu Adalı`nın eşi İlkay Adalı cinayeti Avrupa İnsan Hakları mahkemesine götürür ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum olur. Adalı öldürülmeden kısa süre önce, Abdullah Çatlı`nın Kıbrıs`a geldiği tespit edilir. Adalı Davası`nda projektörlerin çevrildiği isimlerden en ilginci de, Türk Silahlı Kuvvetleri adına iki Ergenekon zanlısını ziyaret eden Korgeneral Galip Mendi`dir. Şu anda Korgeneral rütbesinde olan Mendi, o sırada KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanı`dır.
Bugün, Aramice Uzmanı Hamza Hocagil`in Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`nde özel güvenlikli bir bölümde saklandığını iddia ettiği nüshalar açıklanırsa, dinler tarihi başta olmak üzere, tarih yeniden yazılacaktır.
ARMAGEDON kitabıyla Türkiye`de araştırmacı yazarlığın en önemli eserini veren Aydoğan Vatandaş, bu kez hem Türkiye`yi, hem de tüm dünyayı sarsacak bilgilerle okurlarıyla buluşuyor.
1 Eylül`de piyasaya çıkacak kitabı BURAYA TIKLAYARAK indirimli olarak satın alabilirsiniz:
Kitabın Vatan Gazetesi`nde yer alan diğer bir tanıtım metni:
Barnabas İncili`nin büyük sırrı
1981 yılında Şırnak`ın Uludere İlçesi`ndeki bir mağarada avdan dönen köylüler bir kitap buldu
Kitabı alan Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat kime götürse kitapta ne yazıldığını çözemedi.
Kitabın papirüse yazılı iki sayfası Aramice uzmanı Hamza Hocagil`e götürüldü. Hocagil, kitabın Süryani alfabesiyle Aramice, yani Hz. İsa`nın dilinde yazıldığını söyledi. Kitap`ın Barnabas İncili olduğunu anlayan Hocagil, ilk cümleleri tercüme etti: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbi`nden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`
Ve asıl hikâye bundan sonra başladı...
Varlığı özellikle Hıristiyan ve Müslüman ilahiyatçıları arasında da tartışma konusu olan `Barnabas İncili`nin ucu Ergenekon`a ve Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`ne kadar uzandı... Bu iddialar, çalışmalarını ABD`de sürdüren araştırmacı-yazar Aydoğan Vatandaş`ın önümüzdeki günlerde Timaş Yayınları`ndan piyasaya çıkacak olan `Apokrifal` (Halktan gizlenen) adlı kitabında yer alıyor.
Yıl 1981... Yer Şırnak, Uludere...
Barnabas İncili`nin hikâyesi avdan dönen köylülerin Uludere yakınlarında bir mağaraya girmeleriyle başlıyor. Köpekleri mağarada kaybolan köylüler, köpeklerini aramaya başlıyor. Köpeğin sesi çok derinlerden geliyor; mağaranın içindeki bir kuyudan. Bir urgan alıp, kuyunun içine giriyorlar. Karşılaştıkları manzara ise tüyleri diken diken etmeye yetiyor. Köylüler, taştan yontma bir oda içerisinde bir lahit ve bazı eşyalarla karşılaşıyorlar.
Önce Hz. İsa`ya ait bir madalyonu çıkarıyorlar. Lahitin kapağını açıyorlar; bir ceset ve üzerinde bir kitap. Buldukları kitap Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat`ın eline geçiyor. Ferhan Babat`ın kitabın tarihi değerini anlaması uzun sürmüyor ancak kime götürdüyse kitapta yazılanları çözemiyor. Papazlar dahil kimse kitabın hangi dilde yazıldığını anlamıyor.
Bu kez Babat, kitabı satmak için girişimlerde bulunuyor. Dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler`e bahsediyor kitaptan. Şengüler kitabı inceliyor ve kitabın önemini anlamak için iki sayfasını filolog Hamza Hocagil`e götürüyor...
Kayıp kitapla ilk temas
Hamza Hocagil, Aramice uzmanıydı. Aramice, Hz. İsa`nın ilk öğütlerini verdiği dildi. Hamza Hocagil, Türkiye`de bu dile vakıf birkaç kişiden biriydi. Hâlbuki Hıristiyan aleminin kabul ettiği dört İncil`den hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Tümü Grekçe`den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de dördüncü yüzyıla aitti.
Hocagil, papirüs üzerine yazılan sayfaları inceledikten sonra, yazının Arami dilinde ve Süryani alfabesiyle kaleme alındığını tespit ediyor. Ve kitabın ilk sayfasını tercüme ediyor: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbinden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`
Hocagil, Malatya Milletvekili Şengüler`e heyecan içinde `Bu kitap Barnabas İncili` diyor. Ve Şengüler, Barnabas İncili`ni satın almak için Ferhan Babat`a 280 bin doları ödemeyi kabul ediyor. Hocagil`e göre bu eser, iki bin yıllık kayıp otantik İncil`di. İncil, Hz. İsa`nın vahiy kâtibi Aziz Barnabas tarafından yazılmıştı!
İncil, Özel Harp Dairesi`nin kasasında
Peki bundan sonra ne oluyor? İşte Hollywood filmlerine taş çıkartacak hikâye asıl buradan sonra başlıyor. Kitabın yazarı Aydoğan Vatandaş, Hamza Hocagil`le görüşüyor ve sır perdesini aralıyor. Hamza Hocagil yaşananları şöyle anlatıyor: `Ferhan Babat`la anlaşmaya varılmıştı. Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan`ın babası Mehmet Ali Arslan ile birlikte İncil`i teslim almaya gittik. Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu. İncil bize teslim edilemeden jandarmanın eline geçti. İki yıl boyunca jandarma karargâhında saklı tutuldu. Daha sonra Kemal Başer Paşa`dan alınarak Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nin eline geçti.`
Hamza Hocagil, her şeye rağmen Barnabas İncili`nin peşini bırakmamıştı. Hocagil, dönemin başbakanı ve hemşehrisi Turgut Özal`a 1996 yılında konuyu açtığını söylüyor: `Konuyu kendisine anlattıktan sonra beni Özel Harpçi Orgeneral Sami Karamısır Paşa`ya gönderdi. Önce beni epey sorguladılar, amacımın ne olduğunu anlamak istiyorlardı. Ben kitabın sadece tercüme boyutuyla ilgilendiğimi söyledim. Ardından İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda Sami Karamısır Paşa ve MİT Müsteşarlığı da yapmış olan ve hâlen hayatta olan Hayri Ündül Paşa`nın görevlendirmesiyle tercüme çalışmasına başladım.`
Bu görevlendirmenin ardından Hamza Hocagil Ankara`da bulunan, o zamanki adıyla Özel Harp Dairesi Başkanlığı`na gidiyor: `Kitabı ilk orada gördüm. Birkaç demir kapıyı aştıktan sonra ulaşılan bir yerdeydi. Kitap, 1987 yılında Sami Karamısır Paşa ve Hayri Ündül Paşa`nın bilgisi dahilinde İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda tercüme etmem için bana verildi. Ben burada her gün tercüme çalışmalarını yapıyordum. Tercüme parası da bana Harp Akademileri Komutanı Nahit Şenoğul Paşa tarafından veriliyordu. Nahit Paşa daha sonra bana Harp Akademileri`nde Koruyucu Envanter dersleri de verdirtti. Bu süre içerisinde İncil`in 19 sayfasını Özel Harp Dairesi`ne bağlı subayların kontrolünde inceledim`
On Emir`in yerini bildiriyor
Hocagil, Barnabas İncili`nde nelerin yazdığıyla ilgili de şunları söylüyor: `Tevhitten başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah`a eş koşmama, bu arada komşulara yardımcı olma, Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ile ilgili ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, `Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)` diyordu.`
Hocagil, Barnabas İncili`nin son sayfasında, Aziz Barnabas`ın bu incili dört nüsha olarak yazdığını ve diğer üç nüshanın da yerlerini belirttiğini söylüyor: `İnciller`in biri İsrail`de, diğeri Arabistan Yarımadası`nda diğeri ise Kuzey Irak`ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa`nın verdiği Barnabas İncili`nin son sayfalarında Hz. Davut`un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun`un bakır levhalara yazdığı On Emir`in nerede olduğuna ilişkin bilgiler de vardı.`
Veli Küçük adı burada da karşımıza çıktı
Hocagil, Hz. Davut`un Sarayı`nda bulunan İncili de tercüme ettiğini söylüyor: `Bu tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak Yunanistan`daki Markos Yayıncılık için yaptım. Genelkurmay`daki İncil`le İsrail`de bulduğumuzun tek farkı tefsirli oluşuydu. Barnabas, Uludere`de bulunan İncil`e bazı şerhler düşmüştü. Tercüme parası olarak 15 bin dolara anlaşmıştım.`
Hocagil, Markos Yayıncılık`la aracı olanın ise ismini söylüyor. Bu isim, son günlerde adını sıkça duyduğumuz Ergenekon Soruşturması`nın bir numaralı sanıklarından: `Aracı, Adem Taşdemir`di. Taşdemir, Ergenekon`un kilit ismi Tuncay Güney`le birlikte `cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak` iddiasıyla gözaltına alınmış, daha sonra serbest bırakılmıştı. Taşdemir`in bir özelliği de Emekli Tuğgeneral Veli Küçük`ün yaveri olmasıydı!` Hamza Hocagil`in bir başka iddiası ise Barnabas İncili`nin hâlâ Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nde olduğu yönünde...
Kaynak:www.tumgazeteler.com/18.12.2008
Edebî Eserlerin "Filim Diline" Tercümesi
Erol Güney
28.10.2006 - 14:56
Artık büyük edebî eserleri birçok dillere tercüme etmekle iktifa edilmiyor, onların herkesçe bilinen bir dile, sinemanın, imajların diline tercümesine teşebbüs ediliyor.
Günden güne bu yeni dile çevrilen büyük eserlerin sayısı artmaktadır: Romeo ve Juliet, Gülliver''''''''in Seyahatleri, Cürüm ve Ceza, Anna Karenin, Pride and Prejudice, Notre-Dame de Paris, Uğuldayan Tepeler v.s. Bu, yeni çevirme hareketinin belli başlı misalleri. Belki de pek uzak olmryan bir zamanda dünya edebiyatına mal olmuş her büyük romanın, her büyük piyesin filme alındığını göreceğiz.
Bu çalışma, halli lâzım gelen birçok meseleyi ortaya atmaktadır: Bir eserin yazı dilinden imaj diline geçmesi ne dereceye kadar mümkündür? Filim bir edebî esere ne dereceye kadar sadık kalabilir? Burada sözü geçen sadakat ne demektir? «Edebî filimler» in gittikçe artan sayısı, şimdiye kadar bizi bu meselelerle çoktan ilgilendirmeli idi.
Bu filimler bizi diğer bir noktadan da alâkadar edebilir. Bir edebî eseri bir dilden diğer bir dile çevirmekle, yazıldığı dilden sinema diline çevirmek arasında ancak bir derece farkı vardır. Bu iki tercümede de esas itibariyle aynı zorluklarla karşılaşırız. Her iki çevirmede de asıl metne sadık kalarak seçtiğimiz ifade usulünü zorlaştırmamak isteriz. Her iki tercümede de asıl metni düşündüğümüz kadar karii veya seyircileri düşünmek zorundayız. Yalnız yazı lisaniyle imaj lisanı arasındaki büyük farktan dolayı, rejisör mütercime göre kendini çok daha hür hisseder. Bu ise filmin incelenmesini daha faydalı kılmaktadır. Hepimiz büyük bir edebî eserin adını taşıyan filmin bu esere sadık kalmasını isteriz. Fakat böyle bir sadakatin bir yazı dilinden başka bir yazı diline tercüme yaparken beklediğimiz alelade, harfi harfine sadakate benzemiyeceğini de biliriz. Yazı dili ile imajların dili arasındaki fark, böyle bir sadakati imkânsız kılar. Burada elde edilmek istenen sadakat başka bir şeydir. İşte tercümenin esas meselelerinden biri olan sadakat meselesini incelemeğe güzel bir vesile... Bir defa konuştuğumuz diller biribirine benzer. Bunun içindir ki bir dilden diğer bir dile geçerken ancak zorlukla hissedebildiğimiz bazı noktaları, edebî eserden filme geçerken çok daha vazıh bir şekilde görebilirim Burada edebî filimlerden çıkan bütün meseleleri inceliyecek değiliz... Ancak bu filimlerin telkin ettiği bazı fikirleri aydınlatmağa ve bu meselenin izahına çalışacağız.
Şimdilik bu nevi filimleri beğenen pek az kimse vardır. Edebiyatı sevenler bu filimlerin kifayetsizliğinden bahseder dururlar; onlara göre eserin özü kaybolmakta, yazanın esas fikri, niyeti tahrif edilmektedir. Meselâ eserde önemli olmiyan aşk entrikaları filimde, genel olarak ön safhaya alınır. İzdivaçla veya diğer mesut bir şekilde bitmiyen eserler filimde böyle bir şekilde bitmeye icbar edilir. Nötre Dame de Paris''''''''de Esmeralda ve Quasimodo ölürler ve romanın havası oldukça kötümserdir. Filmin sonunda ise Esmeralda genç şairle uzun, mesut bir hayat sürmeğe hazırlanır ve onlara bakan Quasimodo''''''''nun göz yaşları filmin iyimser havasını bozmaz. Filimlerin çoğu Notre-Dame''''''''ın Kamburuna benzer. Onlar Babıâlinin birçok tercümeleri gibi eserin ne havasına ve ne de vakasına sadık değildir. Filimle ebedî eser arasında çok zaman ancak bir isim benzerliği vardır. Bazan o da yoktur ya... Bunun içindir ki edebiyat sevenlerin çoğa bu filimlere istihfafla bakarlar veya onları hiç seyretmemeyi tercih ederler. Zaten sinema ancak bir eserin mevzuunu verebilir. Halbuki her edebî eserin esası, mevzuu değil, şeklidir.
Diğer taraftan sinema sevenler bu filimlere hü***** ederler. Onlara göre de sinema bu tercüme işinden vazgeçmelidir. Sinemanın kendine göre bir dili vardır. Filimler bu dile göre tasavvur edilmelidir. Asıl metin her zaman tercümeden üstün olduğu gibi sinema için tasavvur edilen bir mevzu da edebî eserlerden alman mevzulardan üstün olacaktır. Filimlerin icapları edebî eserlerin icaplarından bambaşkadır. «Tercüme kadın gibidir, sadığı güzel güzeli de sadık olmaz» sözü şüphesiz ki «edebî filimler» için daha doğrudur. Ya filim edebî esere sadık kalır, iyi olmaz; ya güzel bir filim olur, o zaman da onunla eser arasında hemen hemen hiçbir ilgi kalmaz. İyi bir filimden güzel bir roman çıkarmak kabil olmadığı gibi, güzel bir edebî eserden de iyi bir filim vücuda getirmek kabil değildir.
Bu iki katî hüküm arasında seyircilerin büyük bir kütlesi bu filimlere karşı rağbet göstermekle beraber onların hiçbir zaman eser kadar güzel olmiyacağını kabul ederler. Romeo ve Juliet, veya Ölmiyen Aşk''''''''ı seyredenlerden «— Tabiî, filim eser kadar güzel olamaz...» sözünü mutlaka işitmişsinizdir. Alelade seyirci tercümenin imkânını kabul etmekle beraber onun kifayetsiz kalmaya mahkûm olduğunu da bilir.
Az çok haklı olmakla beraber bu hükümler biraz da peşin verilmiş gibi görünür. İlk önce insan oğlunun bu nevi filimlerden vazgeçmiyeceğini kabul etmeliyiz. Her vakit Romeo ve Juliet''''''''in aşk ve ölüm sahnelerini, Gülliver''''''''in Seyahatleri, Quasimodo''''''''nun korkunç yüzünü sinema tekniğinin verdiği imkânlarla göz önünde canlandırmak isteriz, bu suretle de yeni şekil ve imkânlarla eski eserlere yeni bir hayat, yeni bir mâna kazandırabileceğimize inanırız. Artık büyük edebî eserlerden filim çevirmek kaçınılmaz bir olaydır. Zannımıza göre edebî bir eserden güzel ve sadık bir filim yapmak mümkündür; yeter ki burada istenilen sadakatin ne olduğunu tamamen anlaşılsın.
Bir dilden diğer bir dile yapılan tercümenin sadakatini tâyin etmek kolay gibi görünür. Tercümeyi elimizde bulunan asıl metinle her an karşılaştırabiliriz. Fakat bu karşılaştırma da zannedildiği kadar kolay değildir. Bir kelimenin diğer bir kelimeyi, bir cümlenin diğer bir cümleyi ifade edip etmediği münakaşa götürür bir meseledir. Bir kelimenin tamamen karşılığı gibi görünen diğer bir kelime çok zaman asıl kelimenin verdiği imaj veya fikri veremez. Ve böylece yazarın maksadım ifade edemez. Bir tercümenin sadakati hakkında verilen her hüküm yazarın telkin etmek istediği ruh haliyle tercümenin okuyucusunda husule gelen ruh haleti arasında bir mukayeseye istinad eder. Yalnız yazarın telkin etmek istediği ruh haletini tam bir şekilde bilemiyeceğimizden hükümlerimizde de hiçbir zaman katî olamıyacağız demektir. Bu zorluk «sinema tercümelerinde» daha kuvvetli bir şekilde mevcuttur.
Her büyük romancı yarattığı şahıs ve vakaları muhayyilesinde canlı imajlar halinde görmüştür. Diğer taraftan her okuyucu kelimelerin, tasvirlerin altında, şahısları, sahneleri göz önünde bulundurmuş, eserin kendine göre ve yalnız kendisi için bir nevi tercümesini yapmıştır. Yazar, imajlardan kelimelere; okuyan, kelimelerden imajlara geçmiştir. Şüphesiz ki yazarın imajlariyle okuyanın imajları arasında epey fark vardır. Filim, yazarın ilk imajlarını tekrar etmeğe çalıştığı gibi okuyucuların da ayrı ayrı tasavvur ettikleri imajlara uygun olmalıdır. Burada asıl metin yoktur. Ancak onun kelimelerle yapılmış bir tercümesi vardır. Asıl metin yazarın muhayyilesiyle beraber kaybolmuştur. Sadakat burada okuyucuların tasavvur ettikleriyle filim arasındaki mutabakattan ibarettir. Fakat okuyucuların da tasavvur ettikleri ayrı ayrı olabilir ve yazılı metin birçok defa aralarında birlik temin etmeğe muktedir değildir. Bu birliği temin etmek rejisörün vazifesidir. O, tamamen yeni, belki de hiçbir okuyucunun tasavvur etmediği bir imajın, bir simanın, bir sahnenin eserin ruhuna sadık olduğuna bizi inandırabilir. Biz o ana kadar tasavvur ettiğimizin doğru olmadığını anlarız. «Evet Shakespeare Juliet''''''''i böyle görmüş, Hugo Quasimodo''''''''yu Charles Laughton gibi tasavvur etmiştir.» dersek filmin sadakatini bir noktadan da olsa teyidetmiş oluruz. Rejisör veya aktör bizimle yalnız mutabık kalamaz. O bize şahsi görüşünü, yazarın görüşü olarak kabul ettirmelidir.
Her mütercimin vazifesi bundan farklı olmasa gerektir. O da kelimelerin, cümlelerin altında yazarın gördüğünü, düşündüğünü aramalıdır; o da asıl metnin okuyuculara tahayyül ettiğini göz önünde bulundurmalıdır. Yalnız kelimeyi değil, yazarın ruh haletine ve asıl metnin okuyucularda meydana getirdiği ruh haletine önem vermelidir. Yalnız yazarın ruh haleti bilinmediğinden ve okuyucununki de değişik olduğundan son hüküm verecek yine mütercimdir. O yazarın maksadına, asıl metni okuyanların anladıklarına sadık kalmak ister; bu gayret ve sadakatin de hiçbir halde tam olamıyacağını bilir. Mütercimin hürriyeti büyüktür. O rejisör gibi asıl metinde göremediğimiz noktalan görür, bizi bu noktalan kabul etmeğe icbar edebilir. Her sadakat bir ruh sadakatidir. Bir tercümede bu ruh sadakatinin verilip verilmediğini kimse katiyetle iddia edemez. Tercüme böylece cüretkâr bir harekettir, bir risktir.
«Edebî filim»lerde başka bakıma da alışkın olduğumuz sadakat mefhumundan ayrılmalıyız. Hiçbir filim romanın takibettiği safha ve vaka sırasını takib edemez. Birçok noktaları ihmal etmek mecburiyetindedir. İmajlarla ifadesi mümkün olmıyan birçok şeyi de zaten ifade edemez. Fakat bu imkânsızlıklar filmin esere daha geniş bir mânada sadık kalmasına mâni olmamalıdır. Her büyük eserin akışı bir esas harekete, bir iç harekete tabidir. Her büyük eserin bir esası, bir canlı merkezi vardır. Rejisörün vazifesi işte evvelâ bu esasa varmaktır. İçine girerek onu yaratan ruh membalarına varılmalıdır. Rejisör yazarın kalbine vardıktan sonra eseri tekrar düşünmelidir. O, yazarın kelimelerle takibettiği yolu, imajlarla, sözlerle, musiki ile takibetmelidir. Fakat rejisör bunu yaparken bu unsurlar arasındaki münasebetleri tâyin eden kaideleri, seyircilerin isteklerini de göz önünde bulundurmalıdır. Bu kaidelerle istekler, yazarın göz önünde tuttuğu şeylerden ayrıdır ve böylece rejisörün meydana getirdiği eser asıl metinden başkadır. Fakat bu esaslı bir ayrılık değildir. «Eğer yazarın elinde kalem değil, fakat elimdeki vasıtalar olsaydı o da filmime yakın bir eser yaratacaktı» sözünü hüsnüniyetle söyliyen rejisöre ne mutlu. O her iyi mütercimin vazifesini yapmıştır. Tercüme ettiği eserin özüne varmış ve tekrar, kelimelerden değil, bu özden hareket ederek tercümesini inşa etmiştir.
Esas sadakat, hareket ve varış noktalarının aynı olmasındadır. Mütercim eserin özüne varmağa çalışarak yazarın hareket noktasından hareket etmeğe gayret eder ve yazarın vardığı neticeye, insanlar üzerinde icra ettiği aynı tesire varmaya çalışır; bu iki nokta arasında takibedilen yol mecburen ayrı olacaktır. Yazar, bir yol, rejisör ve mütercim, yazarın vardığına varmak istedikleri için, başka bir yol takibetmeğe mecburdurlar. Eğer onlar insan üzerine yazardan başka bir tesir yapmak isteselerdi o zaman yazarın takibettiği yolu adım adım, kelime kelime takibedebilirlerdi. Maalesef, nice mütercim «gaye sadakati»ni değil «yol sadakati»ni tercih ederler.
Edebî eserlerden filme geçerken bu «yol sadakati»nin manasızlığı göze çarpmaktadır. Hiçbir rejisör esas metni adım adım takibedemez. Sinema dilinin icapları bambaşkadır. Fakat konuştuğumuz dillerin icapları da, bu kadar farklı olmamakla beraber, başka başkadır.
Filim için kullandığımız usulü burada da esas itibariyle kullanmamız lâzımdır. Yazarın yaratıcı kuvvetlerin merkezine varmak ve ondan yazarın güttüğü gayeyi, esas metnin icra ettiği tesiri göz önünde tutarak kendi yolumuzda, dilimizin icabettiği yoldan yürümektir. Ancak bu şekilde esas sadakate varmağı ümid edebiliriz. Bu, tehlikesiz ve kolay bir yol değildir. Fakat çıkar başka bir yol da yoktur. Artık her tercümenin bir risk olduğunu, tercüme işinin de cüretkârların işi olduğunu anlamalıyız. Çok tekrar edilen fakat çok da unutulan bu hakikati başka bir yoldan teyidetmek her halde faydasız değildir...
Kaynak:www.40ikindi.com/22.06.2008
1919-1923 YILLARI ARASI
YAZILAN ESERLER VE YAZARLARI
CENAP ŞAHABETTİN
DÜZYAZI:
Avrupa Mektupları (1919)
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL
ESERLERİ:
ŞİİR:
Şarkın Sultanları (1919)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
HALİDE EDİP ADIVAR
ROMAN:
Ateşten Gömlek (1923)
Vurun Kahpeye (1923)
ÖYKÜ:
İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
HALİT FAHRİ OZANSOY
şİİR:
Efsaneler (1919)
Zakkum (1920)
Bulutlara Yakın (1920)
Gülistanlar ve Harabeler (1922)
OYUN:
İlk Şair (1923)
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
ESERLERİ
ÖYKÜ:
Sepette Bulunmuş (1920)
Bir Hikâye-i Sevda (1922-1987)
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
ROMAN:
Hayattan Sayfalar (1919)
Hakka Sığındık (1919)
Toraman (1919)
Son Arzu (1922)
Tebessüm-i Elem (1923)
YKÜ:
Kadınlar Vaizi (1920)
Abdullah cevdet
BAZI ESERLERİ
Dimağ ve Melekât-ı Akliye’nin Fizyolociya ve Hıfzıssıhhası (1919)
Cihan-ı İslama Dair Bir Nazar-ı Tarih ve Felsefi (1922)
ABDÜLHAK HAMİT TARHAN
ESERLERİ
ŞİİR:
Tayflar Geçidi (1919)
Ruhlar (1922)
Garâm (1923)
OYUN:
Nazife yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919)
İbn Musa (1919,
Yadigar-ı Harb (1919)
AHMET HAŞİM
ŞİİRLER:
Göl Saatleri (1921)
AHMET RASİM
ESERLERİ:
ROMAN-ÖYKÜ:
Hamamcı Ülfet (1922)
İki Günahkar (1922)
ANI-FIKRA-BİYOGRAFİ-MEKTUP:
Muharrir, Şair, Edip (Biyografiler 1924)
Cidd-ü Mizah (Biyografiler, 1920)
Fuhş-i Atik (Anı, 1922)
CENAP ŞAHABETTİN
ESERLERİ
Avrupa Mektupları (1919)
Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL
ESERLERİ:
ŞİİR:
Şarkın Sultanları (1919)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
HALDUN TANER
ÖYKÜ:
İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
HALİDE NUSRET ZORLUTUNA
ROMAN:
Küller (1921)
Sisli Geceler (1922)
HLİT FAHRİ OZANSOY
ESERLERİ:
Efsaneler (1919)
Zakkum (1920)
Bulutlara Yakın (1920)
Gülistanlar ve Harabeler (1922)
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN
ÖYKÜ:
Niçin Aldatırlarmış? (1922)
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
ROMAN:
Hayattan Sayfalar (1919)
Hakka Sığındık (1919)
Toraman (1919)
Son Arzu (1922)
Tebessüm-i Elem (1923)
MEHMET AKİF ERSOY
ESERLERİ
Kastamonu Kürsüsünde (1921,
MEHMET EMİN YURDAKUL
Ordunun Destanı (1915)
Aydın Kızları (1919)
DÜZYAZI:
Kral Corc’a (1923)
MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ
ESERLERİ
Türk Edebiyatı Tarihi (1920)
Türkiye Tarihi (1923)
MEHMET RAUF
ÖYKÜ:
İlk Temas, İlk Zevk (1922)
OYUN:
Sansar (1920)
NEYZEN TEVFİK
ŞİİR:
Hiç (1919)
ORHAN SEYFİ ORHON
ŞİİR:
Fırtına ve Kar (1919)
Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (1919)
Gönülden Sesler (1922)
DÜZ YAZI:
Fiskeler (1922)
ÖMER SEYFETTİN
roman
Efruz Bey (1919)
Yalnız Efe (1919
ÖYKÜ:
)
Yüksek Ökçeler (1922, 1988)
Gizli Mabed (1923, 1988)
PEYAMİ SAFA
ROMAN:
Gençliğimiz (1922)
Şimşek (1923)
Sözde Kızlar (1923)
EŞAT NURİ GÜNTEKİN
ESERLERİ
ROMAN:
Çalıkuşu (1922)
YKÜ:
Gençlik ve Güzellik (1919)
Roçild Bey (1919)
Eski Ahbap (1919)
OYUNLAR:
Hançer (1920)
Eski Rüya (1922)
SUAT DERVİŞ
ROMAN:
Kara Kitap (1921)
Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923)
Hiçbiri (1923)
Ahmed Ferdi (1923)
Behire’nin Talibleri (1923)
Fatma’nın Günahı (1924)
ŞÜKÛFE NİHAL BAŞAR
ŞİİR:
Yıldızlar ve Gölgeler (aruz’la yazılmış şiirler 1919)
YUSUF ZİYA ORTAÇ
ŞİİR:
Aşıklar Yolu (1919)
Cen U*****ları (1920)
OYUN:
Kördüğüm (1920)
Latife (1919)
Nikahta Keramet (1923)
ZİYA GÖKALP
Yeni Hayat (1918)
Altın Işık (1923)
Türk Töresi (1923)
Doğru Yol (1923)
Türkçülüğün Esasları (1923)
Kaynak:www.genelleme.com/21.02.2008
HALK EDEBİYATI)
A
• Atışma (edebiyat)
• Ayak (edebiyat)
• Ayaklı koşma
• Aşkınlık
• Aşuğ
B
• Battal Pehlivan
• Bozlak
D
• Duvaz
H
• Halk edebiyatı
• Hece ölçüsü
• Hoyrat
K
• Kahramanlık şiirleri
• Kalenderî
N
• Nasreddin Hoca
• Nâm-ı Kemâl fıkraları
T
• Tevhid (edebiyat)
• Tuyuğ
V
• Vezn-i Âhar
Â
• Âşık Halk Edebiyatı
• Âşık kolu
• Âşık makamları
• Âşıklık geleneği
İ
• İhsan Raif Hanım
Kaynak:www.wikipedia.org/10.09.2007
Akademik olarak net bir tanım olmasa da, çocukları hedef alan ürünlerin tanım olarak yeni bir sektör yaratmasıyla bu tanıma uyan edebi eserler de kategorik olarak çocuk edebiyatı başlığına girmişlerdir.
Çocukları hedef alan edebi ürünler konusunda dünya çapında en önemli isimlerden biri olan Enid Blyton aynı zamanda yapıtları başka dillere en çok çevrilen İngiliz yazarlar arasında anılarak da alanın büyüklüğüne işaret etmektedir.
Bu alan Türkiye''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''de, özellikle Yalvaç Ural ile öne çıkan Çocuk dergiciliği ile doldurulmakta, bununla birlikte Gülten Dayıoğlu gibi roman ve öyküleriyle bu alanın en köklü yazarları arasında sayılmaktadır.
Masallar akademik edebiyat tanımı içinde kesinlikle ayrı bir türdür ve çocuk edebiyatı içinde değerlendirilmez.
Kaynak:www.vikipedia.org/10.06.2007
EDEBİYATIMIZDAKİ İLKELER
*İlk yerli tiyatro eseri:Şinasi / Şair Evlenmesi /1859
*İlk yerli roman :Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
*Batılı tekniği uygun ilk roman :Halit Ziya Uşaklıgil/Aşk-ı memnu
*İlk çeviri roman :Yusuf Kamil Paşa/ Fenelon’dan Telemak /1859
*İlk köy romanı :Nabizade Nazım / Karabibik
*İlk psikolojik roman:Mehmet Rauf / Eylül
*İlk realist roman :Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası
*İlk resmi Türkçe gazete :Takvim –i Vakayi
*İlk yarı gazete :Ceride-i Havadis
*İlk tarihi roman :Namık Kemal / Cezmi , A. Mithat / Yeniçeri
*İlk özel gazete :Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi
*İlk pastoral şir:A.Hamit Tarhan /Sahra
*İlk şiir çevirisini yapan ,ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerine ilk kez kullanan ilk Türk gazeteci :Şinasi
*Aruzla ilk manzum tiyatro eseri yazan :A.Hamit /Eşber veya Sardanapal
*Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri:A.Hamit/Nesteren
*İlk bibliyografya:Keşfü’z Zünun /Katip Çelebi
*İlk hatıra kitabı :Babürşah /Babürname
*İlk hamse yazarı :Ali Şir Nevai
*İlk tezkire :Ali Şir Nevai /Mecalisün Nefais
*İlk antolojisi:Ziya paşa /Harabat
*İlk atasözleri kitabı :Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye
*İlk mizah dergisi:Diyojen /Teodor Kasap
*İlk hikaye kitabı :A:Mithat /Letaif-i Rivayet
*İlk fıkra yazarı :Ahmet Rasim
*İlk Türkçe yazılan ilk kitap :Kutadgu Bilig
*İlk siyasetname :Kutadgu Bilig
*İlk mensur şiir örneklerini veren :Halit Ziya
*Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan :Mehmet Emin Yurdakul
*Dünya edebiyatındaki ilk modern roman :Cervantes/Don Kişot
*İlk makale :Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi
*İlk edebi bildiriyi yayımlayan topluluk:Fecr-i Ati
*Mesnevi tarzında yazılmış ilk eser : KUTADGU BİLİG
*İlk seyahatname : MİR’ATÜL MEMALİK / SEYDİ ALİ REİS
*İlk Edebiyat tarihçimiz: Abdulhalim Memduh Efendi
*Batı anlayışındaki ilk edebiyat tarihçimiz: Fuat Köprülü
*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri: Boccaio Decamkeron
*Sahnelenen ilk tiyatro: Namık Kemal / Vatan yahut Silistre
*Kafiyeyi şiire serperek klasik nazım şekillerinden farklı ilk örnekleri veren: TEVFİK FİKRET
*Türkçenin ilk dil bilgisi kitabı: Süleyman paşa / SARF-ı TÜRKİ
*İlk naturalist eserimizin yazarı Nabızade Nazım / Zehra
*Divan Edebiyatında mahallileşme akımının temsilcisi: Nedim
*Şarkıyı icat eden: NEDİM
*İlk tarih ve coğrafya ansiklopedisi: Kamus''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''ul Alam
*İlk sözlüğümüz:Divan-ı Lügat-it Türk
*İlk Türkçe sözlük:Şemsettin Sami:Kamus-ı Türki
*İlk özdeyiş örneklerini veren: Ali Bey / Lehçet’ül Hakayık
*İlk didaktik şiir örneğimiz ve aruzla yazılan ilk eserimiz:Kutadgu Bilig
*Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin :Orhun Abideleri
*Edebiyatımızda objektif eleştirinin nasıl olacağını ilk açıklayan:R. Mahmut Ekrem
*Edebiyatımızdaki milli dönemin açılmasına öncülük eden: Mehmet Emin Yurdakul
*Konuşma diliyle yazılmış ilk hikayenin yazarı: Ömer Seyfettin
*Edebiyatımızda ilk kafiyesiz şiirini yazan :A. Hamit / Validem
*İlk köy şiiri: Muallim Naci / Köylü Kızların Şarkısı
*İlk alfabemiz:Göktürk Alfabesi
*Tekke şiirinin babası: Ahmet Yesevi
*İlk Türk destanı :Alp Er Tunga Destanı
*Bizde batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan:Namık Kemal
*Bizde epik tiyatro türünün kurucusu: Haldun Taner
*İlk kadın romancımız:Fatma Aliye Hanım
*Süslü nesrin ilk temsilcisi: Sinan Paşa
*Dünyanın bilinen ilk destanı:Sümerlerin Gılgamış Destanı
*Dünyanın halen yaşayan ,en büyük ve ilk Müslüman Türk Destanı: Kırgızların Manas Destanı
*Edebiyat kelimesini bizde ilk kullanan: Şinasi
*Kurtuluş savaşımızı doğrudan işleyen roman :Ateşten Gömlek
*Komedi türünün ilk büyük ustası:Aristofanas
*Trajedi türünün ilk büyük ustası:Aiskylos
*İlk uyarlama tiyatro eserinin yazarı :A.Vefik paşa
*Deneme türünün kurucusu:Montaigne
*İlk divan şairi:Hoca Dehhani
*Hikayede gerçek anlamda ilk kez Anadolu''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''yu işleyen: Refik Halit Karay
*En başarılı psikolojik roman yazarımız: P.Safa / 9.Hariciye koğuşu
*İlk çocuk şiirlerini yazan: Tevfik Fikret / Şermin
*Dilde sadeleşmeyi savunan ilk yayın organı: Genç Kalemler
Kaynak:www.adaminsitesi.com/10.06.2007
how to download youtube
how to download youtube
how to download youtube
how to download youtube
how to download youtube
how to download youtube
Copyright © İKİZDERE'NİN EDEBİYAT PORTALI Tüm hakları saklıdır.