RÜŞVET
Sual: Günümüzde rüşvet yaygınlaşmıştır. Rüşvetin dindeki yeri nedir?
CEVAP
Dinimiz, gasb edilmiş malı ve zulüm, hırsızlık ile alınan, rüşvet, faiz, kumar ücretleri ve diğer hıyanet yollarından birisi ile ele geçen kazancın yenilmesini ve başkalarına yedirilmesini yasak etmiştir. Kur''an-i kerimde mealen buyuruldu ki:
(Birbirinizin mallarını aranızda [kumar, yalancılık, sahtekarlık, hırsızlık, gasb, rüşvet gibi] bâtıl sebeplerle yemeyin!) [Bekara 188]
Kızın babasının veya akrabasının, kızı vermeye razı olmaları için damattan istedikleri para veya mal rüşvet olur. Ayakbastı parası almak da rüşvettir, haramdır. Malını, canını, hakkını kurtarmak için istemiyerek rüşvet vermek caiz ise de, rüşvet istemek asla caiz değildir, haramdır.
Layık olmayan kişileri işe almak için rüşvet istemek, ülke idaresini ehliyetsiz ellere terk etmek demektir. Bu da bir milletin yıkılmasına sebep olur.
Bir öğretmenin, kabiliyetsiz bir talebeyi rüşvetle geçirmesi de, layık olmayan kimselerin iş başına geçmesine vesile olur.
Alt sırada olan bir evrağı rüşvetle üste çıkarıp hemen muamelesini yapmak, diğer sırası gelen insanların haklarına tecavüzdür, zulümdür.
Doktorun rüşvet alarak sağlam memura rapor vermesi, düzenin bozulmasının, ülkenin yıkılmasının sebeblerindendir.
Belediyelerce, kanunsuz binalara ruhsat vermek veya ruhsatsız yapılara rüşvet alarak göz yummak veya daha başka şekilde rüşvet almak vazifeye ihanettir.
Müslümanlık ve Rüşvet
Dinsiz bir kimse, Allahtan korkmadığı için, kanunun görmediği yerlerde her rezaleti işleyebilir. Fakat bir müslüman, Allahın her zaman kendini gördüğünü bildiği için rüşvete karışmaz ve diğer günahları işlemez. Eğer müslüman bir kimse, rüşvet gibi kirli işlere karışmışsa, Allahtan korkmadığı veya az korktuğu anlaşılabilir. Bu bakımdan müslüman bir kimsenin rüşvet alması, sadece kendini günaha sokmakla kalmaz, aynı zamanda islâmiyete de ihanettir.
Neticede, rüşvet bir milleti manen ve maddeten çökerten bir illettir. İlgililere yardımcı olmak, her ferdin vazifesidir.
Dinen büyük günah olup, bir milletin felaketine sebeb olan rüşveti kaldırmak ancak islâm ahlâkına sahip olmakla mümkündür. Çünkü ahlâklı bir müslüman haksızlık etmediği gibi, haksızlığa da razı olmaz. Çünkü onda Allah korkusu bulunduğu için rüşvete vasıta bile olmaktan aslandan, yılandan kaçar gibi kaçar.
Bu bakımdan çocuklarımızı, gençlerimizi ahlâklı yetiştirmek, millet olarak başta gelen vazifelerimizden biridir. Devlet memurlarının vazifelerini yaparken, vazife yaptığı kişilerden hediye almaları da doğru değildir.
Hediye ve Rüşvet
Hz. Ömer, devlet başkanı iken, hanımı ile bir köye gider. Köylü kadınlar halifenin hanımına çeşitli hediyeler verirler. Eve geldikleri zaman, hazreti Ömer, hanımına der ki:
- Bunları nereden aldın?
Hanımı cevap verir:
- Köylü kadınlar hediye ettiler.
- Ben halife olmasaydım, sana bu hediyeler verilir miydi? Eskiden ben halife değilken sana niçin hediye vermiyorlardı? diyerek Hz. Ömer, verilen hediyeleri beyt-ül mala verir.
Rüşvet, haksız kazanç yollarından biridir. Bütün dinlerde günahtır. Devletlerin ceza kanunlarında, devlet idaresine karşı işlenen bir amme [kamu] suçu kabul edilmiştir.
Haksızı haklı, yanlışı doğru, kötüyü iyi, liyakatsızı liyakatlı göstermek için bir kimseden para, mal almak rüşvettir. Böyle gayrı meşru hareket için, para, mal verilmesine vasıta olmamalıdır! Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Rüşvet alana, verene ve bunlar arasında rüşvete vasıta olana da Allahü teâlâ lânet etsin.) [Hakim]
Rüşvetin yaygınlaşması kıyamet alametlerindendir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Öyle bir zaman gelecek ki, rüşvet, hediye adı altında alınıp verilecek, ibret olsun diye, gözdağı vermek için suçsuz kimseler öldürülecektir.) [İ. Gazalî]
Kaynak:www.islamikariyer.com/17.08.2010
ALLAH SEVGİSİ İNSANA BÜYÜK BİR MANEVİ GÜÇ VERİR
Peygamberler Allah’a bağlılıklarıyla, derin Allah korkuları ve Allah’a olan güçlü sevgileriyle bütün Müslümanlara örnek olmuşlardır. Allah’ın kendilerine verdiği tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmiş, insanları kötülükten men etmiş, iyiliği emrederek onları güzel ahlaka davet etmişlerdir.
Peygamberleri üstün kılan çok sayıdaki özellikten biri de, inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen baskı ve şiddet karşısında gösterdikleri güçlü, mütevekkil ve kararlı yapıdır. Peygamberleri kendilerine örnek alan Müslümanlar da yaşadıkları toplum içinde akılcı düşünce ve davranışları, güçlü kişilikleri ve samimi üslupları, asil görünümleriyle dikkat çekerler. Peygamberler gibi, onlar da hiçbir olay karşısında korku ve üzüntüye kapılmaz, her olayı hayırla değerlendirir ve etraflarındaki insanları durmaksızın iyiliğe davet ederler. Allah’ı çok anar, karşılaştıkları her olayı tek dostları olan Allah''''ın yarattığını bilir, şeytanın boş vaatlerini tereddüt dahi etmeden aşar, dünyanın geçici heveslerine tamah etmezler.
İman edenlerin bu üstün özellikleri; dünyanın aldatıcı süsüne meyletmemeleri, hiçbir olayda paniğe, üzüntüye kapılmamaları, korkmamaları ve her zaman itidallerini korumaları, Kuran ahlakını bilmeyen ve yaşamayan insanlar tarafından hayretle karşılanabilir. Özellikle de, dinlerini yaşamamaları ve Allah’ın dinini tebliğ etmemeleri için inkarcıların baskı ve şiddetine maruz kalmalarına, dahası onlar tarafından sürgün, hapis ve hatta ölümle tehdit edilmelerine rağmen, salih müminlerin yine de son derece rahat, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları iman etmeyenlerin asla kavrayamadıkları bir durumdur.
Müslümanlar inkarcıların baskı ve tehditlerine rağmen çok huzurlu bir yaşam sürerler
Güzel ahlakı savunuyor ve insanlara tavsiye ediyor olmalarından dolayı toplumun bazı kesimleri tarafından şiddetli baskıya maruz kalan Müslümanların, karşılaştıkları her türlü zorluğa rağmen ibadetlerini ve güzel ahlakı eksiksiz uygulamaya devam etmeleri Allah’a olan bağlılıklarının açık bir göstergesidir. Hiç kuşku yok ki bunlar taklidi mümkün olan davranışlar değildir. Bu, yalnızca samimi olarak Allah’tan korkan müminlere has bir tutumdur.
Sürekli olarak Kendisi''''ne yöneldikleri, dua ettikleri, yakınlığını ve rızasını kazanmak için O’nun hoşnut olacağı davranışlar sergiledikleri, dolayısıyla bütün hayatlarını yalnızca O''''na adadıkları Rabbimiz''''in yarattığı her olayı güzel gören Müslümanların neşelerinin sebebini merak eden, ama hiçbir şekilde anlayamayan inkarcılar, hayatları boyunca bu neşe ve huzurun küçük bir benzerini dahi yakalayamazlar. Ne kadar çok mutluluğun peşinden koşsalar da, değer yargılarının bozuk olması sebebiyle gerçek mutluluğu bir türlü bulamazlar. İman edenler ise doğal bir sevinç ve mutluluk duyarlar, Allah’ın kendilerine olan cennet vaadiyle ümitlenip sevinirler, Allah’ın kendilerine verdiği iman ile neşelenirler. Allah’ın ayetlerini görebiliyor olmaktan, peygamberlerle ve bütün takva müminlerle ahirette kardeş olma ümidini taşımaktan, Allah’ın inayeti altında olmaktan ve daha pek çok sebepten dolayı her an büyük bir neşe içindedirler. İman, benzersiz bir lüks, Allah’tan muhteşem büyük bir nimettir. Kendisine iman verilen bir kişi Allah’tan çok büyük bir lütfa erişmiştir.
Müslümanların üzerindeki manevi güç inkar edenleri korkuya sevk eder
Allah Müslümanların karşılaştıkları zorluklar ve inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen tehditler karşısında ümitsizliğe ve yılgınlığa kapılmamalarını ayetlerinde şöyle belirtmektedir:
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Hac Suresi, 35)
De ki: "Allah''''ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah''''a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Müslümanların başlarına ne gelirse gelsin Allah’a bağlı kalmaları, güçlü, kendinden emin, kararlı ve aynı zamanda huzurlu hallerini devam ettirmeleri inkar edenleri şaşkınlığa uğrattığı gibi, aynı zamanda onları korkuya da sevk eder. Nitekim bu, onların hiç alışık olmadıkları bir davranış biçimidir. Onlar en ufak bir zorlukta ümitsizliğe kapılan, küçük bir olumsuzlukta hemen moralleri bozulan insanlardır. Müminlerin üzerindeki bu manevi gücün kaynağının iman olduğunu anlayamaz, gördükleri bu kararlılık karşısında dehşete kapılırlar. Allah ayetlerinde, inkarcıları, müminlerin güçlü imanları ve kişilikleri karşısında duydukları korkuyu şöyle bildirmektedir:
Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 50-51)
Herhalde içlerinde ''''dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından'''' siz, Allah''''tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların ''''derin bir kavrayışa sahip olmamaları'''' dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 13)
Kaynak.:www.theislamforum.com/25.10.2009
İSLAM’DA SADAKA
SADAKANIN FAZİLETİ
Ka''''''''b b Ucre (ra)''''''''dan Rasulullah(sav)''''''''in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
" -Ey Ka''''''''b b Ucre haram kazançla beslenip büyüyen ne kan ne de et cennete giremez, cehennem ona daha uygundur
-Ey Ka''''''''b b Ucre insanlar sabahleyin iki şekilde çıkarlar;(Birisi vardır ki) nefsinin esaret zincirini çözerek çıkan bu sebeple de onu azat edendir, (diğeri) ise onu bağlıyarak çıkar
-Ey Ka''''''''b b Ucre; namaz yakınlıktır, oruç da zırhtır, sadaka ise tıpkı kırağının parlak taştan akıp gittiği gibi hataları söndürür " (İbn-i Hibban)
Muâz b Cebel(ra) şöyle anlatır:" Peygamber(sav) ile beraber bir seferde idik (Sonra Muaz(ra) hadisi anlatır, hadisin bir bölümü de şöyledir Peygamber (sav) dedi ki:
-Ey Muaz sana hayır kapılarını göstereyim mi? Ben de:
-Evet göster Ya Rasulullah, dedim Rasulullah şöyle buyurdu:
-Oruç zırhtır, sadaka ise suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür " (Tirmizi)
" Şüphesiz sadaka sahibinden kabirlerin ateşini söndürür Ancak ve ancak mü''''''''min Kıyamet Günü sadakasının gölgesinde gölgelenir " (Taberani, Beyhaki)
Meymune b Sa''''''''d(ra) şöyle anlatır:" Ya Rasulellah bize sadakanın durumunu açıkla dedim, şöyle buyurdu: Şüpesiz sadaka Allah rızası için olupta sevabı da Allah''''''''tan bekleyen için ateşten onu perdeleyip engel olur " (Taberani)
SADAKA HAKKINDA AYETLER
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin) Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir) Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir) Bulamayana da, hacc''''''''da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı t----- on (gün) oruç vardır Bu, ailesi Mescid-i Haram''''''''da olmayanlar içindir Allah''''''''tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır (2/196)
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır (2/263)
Ey iman edenler, Allah''''''''a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez (2/264)
Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır (2/271)
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır Allah, günahkar kâfirlerin hiçbirini sevmez (2/276)
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin) (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz (2/280)
Bir mü''''''''mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü''''''''mini öldürmesi yakışmaz Kim bir mü''''''''mini ''''''''hata sonucu'''''''' öldürürse, mü''''''''min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka Eğer o, mü''''''''min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü''''''''min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü''''''''min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır Bu, Allah''''''''tan bir tevbedir Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir (4/92)
Onların ''''''''gizlice söyleşmelerinin'''''''' çoğunda hayır yok Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka Kim Allah''''''''ın rızasını isteyerek böyle yaparsa, artık ona büyük bir ecir vereceğiz (4/114)
Biz onda, onların üzerine yazdık: Can''''''''a can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir keffarettir Kim Allah''''''''ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır (5/45)
Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar (9/58)
Sadakalar, -Allah''''''''tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir (9/60)
Onlardan kimi de: "Andolsun, eğer bize bol ihsanından verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız" diye Allah''''''''a ahdetmiştir (9/75)
Sadakalar konusunda, mü''''''''minlerden ek bağışlarda bulunanlarla emeklerinden (cehdlerinden) başkasını bulamayanları yadırgayarak bunlarla alay edenler; Allah (asıl) onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azab vardır (9/79)
Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun Onlara dua et Doğrusu, senin duan, onlar için ''''''''bir sükûnet ve huzurdur '''''''' Allah işitendir, bilendir (9/103)
Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O''''''''dur Şüphesiz, tevbeleri kabul eden, esirgeyen O''''''''dur (9/104)
Mü''''''''minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler (33/23)
Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sâdıkları sadakatlerinden dolayı mükafaatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir (33/24)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü''''''''min erkekler ve mü''''''''min kadınlar, gönülden (Allah''''''''a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah''''''''a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah''''''''tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah''''''''tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah''''''''ı çokca zikreden erkekler ve (Allah''''''''ı çokca) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır (33/35)
İtaat ve maruf (güzel) sözdü Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah''''''''a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu (47/21)
Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah''''''''a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve ''''''''kerim (üstün ve onurlu)'''''''' olan ecir de onlarındır (57/18)
Ey iman edenler, Peygamber''''''''e gizli bir şey arzedeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir Şayet (buna imkan) bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir (58/12)
Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah''''''''a ve O''''''''nun Resûlü''''''''ne itaat edin Allah, yaptıklarınızdan haberdardır (58/13)
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin (63/10)
Kaynak:www.mumsema.com/17.12.2008
İSLÂM ÖNCESİ DÜNYADA AHLÂK
İslâm öncesi Arapları’nın ahlâk anlayışı hakkındaki en önemli kaynaklar câhiliye şiiri, atasözleri (emsâl) ve hitâbet örnekleriyle Kur’ân, hadisler ve ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı milletlere ait kaynaklardır. Özellikle câhiliye şiiri, atasözleri ve hitâbet örneklerinden edinilen bilgilere göre câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu kelimenin tekili olan hulk çok az kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum yapısında hayatta kalma mücadelesi aşiret insanının herhalde en temel uğraşıydı; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; be erdemler de genellikle mürûe (mürüvvet) kavramıyla ifade ediliyordu.
Mürüvvet, geniş anlamıyla yiğitlik ve mertliğin en ileri düzeyi olarak algılanıyordu. Kısaca ‘övülmeye değer her şey’ demek olan bu kavramın Roma’daki ‘summum bonum’(en yüksek hayır) deyiminin dengi olduğu düşünülebilir. Kuşkusuz câhiliye Arapları, İbrâhimî geleneğe büyük saygı duyuyor ve hayatın diğer alanlarında olduğu gibi ahlâk açısından da bu gelenekten bazı uygulamalar taşıyordu. Bu durum dikkate alındığında onların anlayışındaki ‘mürüvvetin’, başta hilm olmak üzere sabır, bağışlama, misafirperverlik, yoksullara yardım, iyi komşuluk, zayıfları koruma gibi erdemleri kapsamasını; bu tür erdemleri taşıyan kimsenin de kavminin en saygın kişisi olarak kabul edilmesini yadırgamamak gerekir. Hatta İbn Manzûr’un kaydettiğine göre câhiliye Arapları mürüvveti, ‘açıktan yapıldığında utanç duyulan bir işi gizli olarak da yapmamak’ diye anlarlardı. Ancak diğer birçok kavramda olduğu gibi mürüvvette de hayret verici bir anlam kayması veya sapması olmuş; bu kavram, ‘delilik diye anlatılabilecek bir şeref hastalığı’ halini almıştı. Böylece mürüvvetin içeriği, gerçek anlamda ahlâka büsbütün aykırı bir mâna kaymasına uğramakla birlikte, yine de arap edebiyatında mürüvvetin kapsamına giren faziletlerle ilgili pek çok hakîmâne sözler söylenmiştir. Meselâ dönemin ünlü hakîmlerinden Eksem İbn Sayf, ‘Hilmin acısına sabretmek pişmanlık meyvesini toplamaktan daha tatlıdır’ demiştir. Başka bir arap atasözüne göre ‘Hilmin şeref, sabır zaferdir. Arabın ileri gelenlerinden birine, “İnsanların en erdemlisi (ahlemü’n-nâs) kimdir?’ diye sorulduğunda ‘Cezalandırmaya gücü yettiği halde bağışlayan, yardımını gördüğü kişiye daha güzeliyle karşılık veren, zafer sarhoşluğuyla azgınlaşmayan insandır.’ demiştir. Daha sonraki yüzyıllarda da mürüvvet ve onun kapsamına giren birçok fazilet, arap-islâm kültüründe geniş ölçüde muhteva değişikliği geçirmekle birlikte ahlâkî değerini korumaya devam etti.
Câhiliye dönemi ahlâk zihniyetini içeren literatürde, mürüvvet gibi hayır, mâ’rûf, hak, şecaat, kerem, sehâ, cûd, vefâ.vb. ahlâkî muhteva taşıyan kavramlar yanında bunların zıtlarının kullanımı da oldukça yaygındı. Ancak bütün bu kavramlar ve terimler, yüksek ve evrensel bir ahlâk anlayışını ifade etmekten geniş ölçüde uzak olup dünyevî ve kabileci bir karakter taşımaktaydı.
Kişi ve kabile şerefi, dönemin ahlâk zihniyetini belirleyen etkenlerden biriydi. Bir kısmında yukarıda işaret ettiğimiz erdemlerin temel amacı da kişi ve kabile şerefini arttırmak, insanların hayranlık ve saygısını kazanmaktı. Doğrusu bu dönemde iyilik için iyilik değil, onur kazanmak için iyilik anlayışı hâkimdi. Bu yüzden, çoğunlukla fahr ve tefâhur kelimeleriyle ifade edilen kibir, gurur, soyluluk ve üstünlük yarışı, Kur’ân-ı Kerîm’de de eleştirici bir sûrede (Tekâsür sûresi) bildirildiği gibi onlara zaman zaman kabilelere gidip mezar taşlarıyla övünmek gibi saçmalıklar bile yaptırırdı. Edebiyatın başlıca temalarından birinin “medih” ve “zem” olması da o dönem ahlâkının egoist karakterini yansıtması bakımından büyük önem taşır. Câhiliye ahlâkının, en geniş sınırı kabileyi aşmayan bu egoist karakterini göstermesi bakımından çok önemli olan diğer bir kavram da asabiyettir.
Asabiyet, kısaca kabile üyeleri arasında kayıtsız şartsız dayanışma yasasını ifade etmekte, ve araplar’ın hayatına yön veren, ahlâkî zihniyet ve değerlerine hâkim olan câhiliye ruhunu yansıtmaktaydı. Asabiyet, esas itibariyle soy (neseb) birliğinden kaynaklandığı için, aynı soydan olanlar arasında organik yakınlık arttıkça asabiyet de güçlenirdi. Bu yüzden câhiliye asabiyeti, modern sosyolojinin temel kavramlarından olan ırk birliğini aşarak vatan, tarih, gelenek vb ortak maddî ve mânevî değerlere dayanan kültür birliğini ifade etmediği gibi, yalnız ırk birliğine dayanan “kavmiyet”i bile kapsamaktan uzak olup sadece kabile ruhu ve dayanışmasını içermekteydi. Düzenli bir hukukî birliğin ve siyasi yapının bulunmadığı bu dönemde, kişiyi ve kabileyi saldırılara karşı korumaya, saldırılardan doğan zararların karşılanmasını sağlamaya sevk eden en önemli ve etkili güç ‘asabiyet kanunu’ idi. Asabiyetin, siyasî ve hukukî alandaki boşluğu doldurmak, mal, can ve ırz güvenliğini sağlamak gibi konularda olumlu katkıları da bulunmakla birlikte, hiç kuşkusuz ki, başka aile, aşiret ve kabilelerin hak ve menfaatlerine saldırmak gibi olumsuz sonuçları baskın çıkmaktaydı.
Dine fazla bir ilgi duymayan o dönemin hayat anlayışı, inanç ve düşüncesi hakkında en temel kaynak olan şiirde dine ve dinî konulara meselâ kadın, aşk ve şarap hafif mevzularla medih (övgü), zem (eleştirme) ve tefâhur (övünme) gibi egoist ve duygusal konulardan daha az yer ver veren câhiliye Araplarında yine de bir Allah (c.c.) inancı vardı. Bununla birlikte koyu putperestlik onların Allah’a göstermeleri beklenen saygı ve ilgilerini öldürmüş olup bu durum, dinin insanlarda bıraktığı derunî ve ahlâkî tesirden câhiliye Araplarını önemli ölçüde yoksun bırakmıştı.
Özellikle yaygın bir ahiret inancının bulunmayışı da onları dinî sorumluluktan ve ahiret kuruluşu için çaba gösterme düşüncesinden uzaklaştırmıştı. Nitekim ünlü câhiliye şairi Tarafe Muallakasın’da, ebedîlikten söz edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin, bütün varlığıyla hayatın zevklerini yaşamak olduğunu belirtirken, döneminin bu hedonist ahlâknı dile getiriyordu. Kuşkusuz bu dönemde az çok helal-haram anlayışı vardı, fakat bu anlayışı sadece örfler belirlemekteydi. Örfler ise kabilelere göre değiştiğinden toplayıcı ve kuşatıcı olmaktan uzaktı. Hak ve adalet kuvvete göre değişiyordu. Bu anlayışın bir sonucu olarak kuvvetten yoksun olan çocuklar, kadınlar, akıl hastaları ve savaşma gücü olmayanlar mirastan pay alamazlardı. (1)
Câhiliye arabı güçlü bir hürriyet duygusu taşımaktaydı. Bazı araştırmacılar, câhiliye döneminde kabileyi aşan siyasi birlikler kurulamayışını onlardaki bu hürriyet ruhuna bağlamışlardır. Cevâd Ali’nin tespitine göre Heredot ve daha başka Yunan ve Romalı yazarlar, Asya’da hiçbir zaman İran hâkimiyetine girmemiş tek komşu milletin Araplar olmasını, onların hürriyetlerine düşkünlükleriyle açıklamışlardır. Ancak onlardaki bu hürriyet bencil ve ilkel bir hürriyet idi. İlkel hürriyetin en temel niteliği ise otorite tanımamaktır. Nitekim câhiliye Arapları böyle bir otorite düzenini her zaman reddetmişlerdir.
Sonuç olarak câhiliye döneminin bütün ahlâki erdemlerinin arkasında kişinin veya kabilenin gururu (fahr), şeref (mecd) ve öfke (gazab), hamiyyet duygularını tatmin etme; asalet, cömertlik ve yiğitlik şöhret kazanma, saygı görme, başka kabileler karşısında hem korku hem de hayranlık duygusu uyandırma arzusu yatmaktaydı. Esasen bu dönemin, fert ve kabile gururu, kibir ve serkeşlik nitelikleri dolayısıyla “câhiliye” diye anıldığı, başka bir çok delil yanında, Amr. B.Külsûm’un Muallaka’sından da açık anlaşılmaktadır.
Kaynak:www.islamahlaki.com/22.06.2008
İslam’da Zinanın Hükmü
Son zamanlarda zina tartışması gündemde. İslam’a göre zina nedir?
Abdullah GÜLCAN, ANKARA
Zina büyük günahlardan biridir. Zina aralarında meşru bir evlilik olmayan, nikah bağı bulunmayan kimselerin cinsî ilişkide bulunmalarına denir. Kur''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.” (İsra 32)
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyuruyor:
“Zina eden kişi zina ettiği sıra (tam ve olgun) mümin olduğu halde zina etmez.” (Buhari)
Bütün dinler zinanın haram olduğunda ittifak halindedirler. Hiçbir dinde helal kabul edilmemiştir. Zina ırz ve nesepler hakkında irtikab edilmiş bir cinayettir.
Allahu Teala ayet-i celilede,
“Allah gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir” (Müminûn 19) buyurmaktadır.
Göz zinanın elçisidir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“İki göz de zina eder. İki el de zina eder. İki ayak da zina eder. Ferç (cinsiyet uzvu) onların hepsini doğrular veya yalana çıkarır.” (Müslim)
Bir diğer hadis-i şerifte ise:
“Âdemoğluna zinadan nasibi yazılmıştır. Çaresiz ona erişecektir. İki gözün zinası ona bakmaktır, iki kulağın zinası fuhuşla ilgili şeyleri dinlemektir. Dilin zinası fuhuşla alakalı sözdür. İki el de zina eder, zinaları harama el uzatmaktır. İki ayak da zina eder, zinaları fuhşa yönelmektir. Kalp de zinaya heves eder, yapmayı temenni eder. Artık ferç de bunları doğrular yahut yalana çıkarır.” (Buhari ve Müslim)
Hadis, gözü harama bakmaktan korumanın şer‘i yönden farz olduğuna delildir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyuruyor:
“Mümin erkeklere söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ferçlerini de haramdan korusunlar.” (Nur, 31) (İslam Fıkhı, Prof. Dr. Vehbi Zuhayli 7/331)
ZİNAKÂRIN CEHENNEMDEKİ AHVÂLİ
Peygamberimiz Miraç’ta cennet ve cehennemin ahvâline muttali oldu şöyle ki:
“Baktım bir kavim var ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve yediğiniz gibi yeyiniz deniliyor. Bu onlara en iğrenç bir şey oluyor. Ya Cibril! Bunlar kimler? dedim. Cibril, bunlar ırz ve namuslara taarruz edenlerdir, dedi. Yine bir kavme rastladık. Önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzelinden kebaplar var, etrafında da cifeler. Onlar o güzel etleri (nikahlı eşlerini bırakıp) bu cifelerden yemeye başladılar. Bunlar kim Ya Cebrail, dedim. Bunlar zinakârlar, dedi. Allah’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler.” (Ömer Nesefi Akaidi)
İMAM NİKAHI İLE EVLİLİK ZİNA MIDIR?
İmam nikahı ile evlilik kuran şahısların, erkek ve kadının birleşmeleri meşrûdur. Zina değildir. Ancak kadınların bazı haklarının zayi olmaması, hak iddia edebilmeleri için günün şartlarına göre önce resmî nikahını sonra da dini nikahı kıymaları uygundur.
Dini nikaha zina diyenler Kur''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''an ve sünneti yalanlamış olurlar. İslam nikahı emreder, zinayı yasaklar. Zinanın haram olduğunu beyan eder. Allah’ın ayetlerini hiçe sayanlara ayet-i celilede şöyle buyruluyor:
“Kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan veya O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” (Enam, 21)
Allah’ın ayetlerini ve Allah’ın Kuran’da beyan ettiği nikahı hafife almak, küçümsemek kastı ile zinayı teşvik edenler, haramları övenler, önce imanlarını sonra da evli iseler nikahlarını tazelemelidirler. Aksi halde evli oldukları hanımları ile zina fiilinde bulunmuş olurlar. Bu evlilikle de çocukları olursa veled-i zina olur.
Evlilik, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kitaptan delil,
“Hoşunuza giden (size helal olan) kadınları nikahlayın.” (Nisa, 3)
“İçinizden bekarları, elverişli olanları nikahlayın” (Nur, 32) ayet-i kerimeleridir.
Peygamberimiz (as) da:
“Ey gençler zümresi! Kim içinizden evlenmeye muktedirse evlensin.” (Buhari-Müslim) buyurmaktadır.
Fıkhen, kişi evlenmediği takdirde zinaya düşeceğine kanaat getirirse dini usullere göre evlenmesi kadın ve erkeğe farz olur.
İmam-ı Azam’ın Fıkh-ı Ekber kitabında zinayı benimseyenler hakkında şöyle yazar:
“Bir kimse namaz, oruç, zekat, cünüplükten yıkanmak gibi üzerinde ittifak edilen farzlardan birini inkar ederse dinden çıkar. Yine zina, şarap, kumar, adam öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek gibi Allah’ın yasaklarından birini inkar ederse imanı bozulur.” (shf. 449)
Böyle bir yanlış yapan kişi ise önce harama haram, helale helal olarak inanır, sonra da imanını ve nikahını tazeler. Aksi halde, namaz kılsa bile, haramı helal kabul ettiği süre içinde sadece kelime-i şehadetle nikahı tazelenmez. Muhakkak o yanlış itikadını tashih etmesi gerekir.
ZİNA KIYAMET ÂLAMETLERİNDENDİR
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“İlmin ref olunması, cehlin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alametlerindendir.” (Buhari 1/82)
Diğer dinlerde olduğu gibi nesebin korunması asıldır. Bu da ancak nikahla mümkündür. Nikah cemiyet hayatı için bir nimettir. Gayri meşrû birleşmeler vukû bulursa şu üzücü haller kaçınılmaz olur:
1. Zina nesebin karışmasına, ailenin dağılmasına, nice akrabalık bağlarının çözülmesine, maddî ve manevî değerlerin yok olmasına vesile olur. Ahlakî değerlerin temelden yok olmasına yol açan ve insanı bedenî, hayvanî hislerin esiri yapıp aşağılayan çirkin bir davranıştır.
2. Zina kadın ve erkekler için bir felakettir. Kadınlar erkeklerin zevk aleti değildir. Kadın annedir. Annelik şerefi en güzel haliyle korunmalıdır. Kadınlar bir erkeğin himayesine, çocuklar ise hem annenin hem de babanın müşfik bir aile ortamına muhtaçtır.
3. Ey birbirlerini aldatan erkek ve kadınlar! Nikaha zinayı tercih eden mümin ve mümineler! Bilesiniz ki ölüm var, mezar ve mahşer var. İşlediğimiz haramlardan dolayı kabrimiz Peygamberimizin ifadesine göre cehennem çukuru olursa bizi bu halden kim kurtarır. Bilelim ki işlemiş olduğumuz zina mahşerde karşımıza çıkacak, elimize verilecek kitabımızda göreceğiz ve Allah buyuracak, “oku kitabını.” Allah’ın huzurunda bunu okuyacaksın, haberin var mı?
4. Günah işlediğimiz bedenimiz ve bütün azalarımız aleyhimizde şahitlik yapacak. Ayet-i celilede Allah celle celaluhu buna şöyle işaret ediyor:
“Kulakları, gözleri ve derileri işledikleri şeylere karşı onların aleyhine şahitlik edecekler. Derilerine, niçin aleyhimize şahitlik ettiniz, derler. Onlar da, her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu, derler.” (Fussilet 20-21)
5. Haram işlediğimiz topraklar, oteller ve binalar, onlar da şahitlik edecek. İnsan sadece kendisini canlı görmemeli. Meleklerin yazdıkları ve eşyanın şehadeti bizim mahşerde hesabımızı zorlaştırır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şeriflerinde:
“Toprak şöyle seslenecek” buyuruyor. “Ey âdemoğlu, üzerimde türlü türlü günah işlersin, halbuki içimde azap göreceksin. İçimde seni kurtlar yiyecek.” Zina serbest olsun diyenler bunu düşünmez mi?
ZİNA SİYASALLAŞIYOR MU?
Nikah ve zina dini bir terimdir. Haram ve helali belirleyen Allahu Teâlâ’dır. Haramlar ve helaller kıyamete kadar geçerlidir. Kimse siyasi malzeme olarak kullanmamalıdır. Zaman zemin ne olursa olsun, ortam hangi şartları taşırsa taşısın haramlar helal olmaz. Kulların bulunduğu makam ve mevki, insanların verdiği yetki hangi boyutta olursa olsun, helal ve haramları değiştirmez. Allahu Teâlâ Nahl suresinde:
“Dilinizin uydurduğu yalana dayanarak bu helaldir, bu haramdır, demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz.” (Nahl 116)
Lüzumuna binaen ifade edelim ki, erkeğin dörde kadar hanımla nikah yapması caizdir ve nikahla olduğu müddetçe bu evlilikleri İslam’a göre geçerlidir. Bu kişi zina yapmış olmaz. Evli veya bekar 18 yaşından küçük veya büyük, hemcins veya karşı cinsten her şahsın arada dini nikah bulunmadan yaptığı cinsel temas İslam fıkhına göre zinadır, günahtır. Mahşerde hesabı sorulur. Allah her şeyi bilen ve görendir. Allah’ın azabı pek şiddetlidir.
Her ne kadar dünya hayatında sorumlular zinayı şimdilik rafa kaldırdık deseler de Allahu Teâlâ rafa kaldırmaz. Bazıları da zina yasak olmasın diye kabul etmese, bu sözlerle zinanın haramlığını kabul etmiyorlarsa imanlarına zarar verir. Haramı haram olarak kabul etmemek küfürdür.
“Şarap, zina, zulüm, haksız yere adam öldürme gibi şeylerin helal olmasını temennî etmek küfürdür.” (Ömer Nesefi Akaidi, shf.219)
Nikah dışı ilişkiyi arzu edenlerle ilgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir.” (İbni Mace)
Allahım! Ümmet-i Muhammed’i Kur’an’a mahkum et!
Kaynak:www.ilkadimdergisi.com/07.02.2008
İSLAMA GÖRE HIRSIZLIK
İslam gelirse insanları kesecek mi ? İslam hırsızın kolunun kesilmesi cezasını neden vermiştir. İslam''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''da zina eden taşlanarak öldürülür mü (Recmedilirmi) ?
İslam huzur, barış dinidir. İnsanların dünya ve ahiret mutluluğunu amaçlayan kurallar bütününü vaz eder. Hedef, iyi kul olup Allah''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''ın rızasına ulaşmaktır. İslam değil kimseyi kesmeyi, kimsenin dedikodusunu yapmayı, malını çalmayı, namu-suna göz ile bile olsa yan bakmayı ... yasaklamıştır. İslamın amacı toplum ahlakını temin etmektir, toplumu tehdit etmek değil.
İslam''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''da hırsızlığın cezası nedir ?
Bir olayın öncesi, olayın anı ve sonrası vardır. Şimdi batı tarzı yaşam düzeni ile İslami yaşam düzeninin hırsızlık olayına bakışını, olayın önce, anı ve sonrası ile kıyaslayarak karşılaştıralım:
Hırsızlık bir hastalıktır. Buna alışanlar (tıpkı evleri, milyarları olduğu halde dilenmeye devam edenler gibi...). insanlar bir kaç ay yatmakla düzelmez, aksine bu işin kıdemlilerinden cezaevlerinde ders alıp, daha bir bilenmiş olarak cezaevlerinden çıkarlar. Özellikle günümüzde cezaevlerini, kış yaklaştığında küçük bir adi suç işleyerek, kışı geçirmek için kullanan "mevsimcilerin" bulunduğunu düşünürsek, hırsızlığa karşılık cezaevlerinin caydırıcı bir unsur olmadığı görülmüş olur.
Hırsızlık cezası, hırsızlıktan caydırmalıdır. Bu nedenle kimseye torpil, adam kayırma yapmadan tüm seviye-mekandaki insanlara bu ceza uygulanmalıdır. Hz. Resul, zengin bir arabın kızı hırsızlık yapıp ta cezanın kıza uygulanmamasını isteyip, " O ileri gelen birinin kızıdır, cezayı azaltalım" talepleri ile karşılaşınca "Vallahi hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa yine aynı cezayı veririm" buyururlar.
İslam hırsızlık cezasının uygulanabilmesi için, önce hırsızlığa neden olan olayları (açlık, kıtlık, işsizlik...) ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir ülkede açlık, kıtlık, işsizlik varsa, o ülkede hırsızlığın cezası uygulanmaz. Hz. Ömer, kıtlık vakti hırsızlık cezasını yasaklamış, kendilerini aç bırakıp, hırsızlık yapmak zorunda bırakılan hizmetçilere değil, onları o hale düşüren kişiye ceza vermiştir... Halbuki batıyı esas almış düzenlerde, kişi açlık, zaruret, işsizlikten ... dolayı hırsızlık yapsa, cezasını mutlaka görür. O kişiyi o hale düşüren ortam, şartlar göz önünde bulundurulmaz. İslam ise, kişilerin asgari ihtiyaç maddelerini karşılayacak ortamı oluşturup, aç, işsiz...kimse ortada kalmadıktan sonra; toplum, genel itibarıyla derinlemesine ve geniş bir açıdan bilinçlendirilip, eğitildikten sonra, hırsızlık cezasını uygulamaya başlar.
Kısaca, hırsızlık olmadan önce, İslam gerek şartlar, gerek eğitim olarak, hırsızlığa neden olacak durumları ortadan kaldırır.
Hırsızlık olduğunda bakılır ;
• Eğer hırsız, akıllı, ergen ise (çocuk, deli değilse)
• Mal belli bir değerin üstünde olursa (sikkeli, halis 10 dirhemin üzerinde olursa...)
• Mal gizlenmiş iken, evde, iş yerinde... korunan, kapalı bir yerde iken çalınmış ise,
• Hırsızın, çaldığı malda mülkiyet hakkı yok ise,
• Mal, kamu malı değilse,
• Çabuk bozulan et, süt, yaş meyve,... değilse,
• Eşi, çocuğu, babasının... malı değilse,
• Mahkemeye başvurmadan önce, mal geri verilip tevbe edilmemiş, uslanılmamış işe,
• İki şahit var ise veya hırsızın itirafı ile suç kesinleşmiş ise,
Tüm bu şartlar var ise ... hırsızlığın cezası uygulanır.
Batı tarzı adalet sistemine baktığımızda, hırsız çocukta olsa, mal açıkta da olsa, çalınan mal yakın akrabanın da olsa, kamunun veya belli bir değerle sınırlan-dırmadan, az bir değere ( Bir simit, ekmek,... dahil) sahipte olsa, açlık, işsizlik... o kişiyi bu duruma düşüren şartlar gözönüne alınmaksızın, o kişiye ceza verilir.
Peki verilen cezaları kıyasladığımızda İslam''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''ın mı cezası yoksa batı düzeni bir ceza mı caydırıcılık özelliğine sahiptir?
Hapis cezasının caydırıcı olmadığı, bir otel gibi, kış mevsimlerinin geçirildiği, hırsızlığın ihtisasının yapıldığı mekanlar olduğu ... uzmanlarca itiraf edilen bir durumdur. Hiç bir hırsız bu ortamda aldığı cezadan dolayı pişman olmaz, hırsızlığa niyet edenlerde, bu cezalardan çekinip, hırsızlıktan vazgeçmez. İslam ise verdiği ceza ile hırsızlıktan insanları caydırır. Hele hele, o insan aç, işsiz... değil ise, böyle bir cezayı göze alıp hırsızlığa niyet etmez.
Bir insan düşünelim. Bir emeklinin yeni aldığı 20-30 senelik çalışmasının karşılığı olan parayı, emekli ikramiyesini; aç, işsiz olmadığı halde, kısa yoldan köşeyi dönmek için çalmak amacıyla planlar yapıyor olsun. Bu düşünceler içinde yürürken bir kalabalık dikkatini çekse, yaklaşsa o kalabalığa ve sorsa " ne oluyor?". " Bir hırsıza had cezası uygulanıyor" cevabını alsa ve şu manzarayı seyretse: Bir hırsızın eli kesilmek üzeridir... ve kesilir... Acaba bu hırsız adayı, yaptığı planları mı yoksa niyetini mi yeniden gözden geçirir. Sağ koluna bakıp, aç olmadığı, işsiz gez-mediği hayatını, aldığı İslami eğitimi, şartları... düşünüp, hırsızlık niyetinden vazgeçmez mi acaba ?...
Özetle, İslam gerek eğitim, gerek emirler ( dayanışma, yardımlaşma, zekat, komşu hakları, kul hakkı...), gerekse açlık, kıtlık, işsizlik ... şartlarını göz önüne alıp, hırsızlığın olmayacağı bir ortamı hazırlamaya çalışır. Yine hırsızlık olursa, belli şartları arar ( gizlenmiş, belli bir değerin üstünde, şahit...), tüm bunlar varsa, o adi hastalığın yayılmasına engel olacak, en katı ve caydırıcı cezayı verir ki, insanlar niyetleri bazında bile olsa, böyle bir şeye tenezzül etmesin.
Batı tarzı cezalandırmada ise, kişiyi hırsızlığa sürükleyen şartlara, olayın nedenlerine ve hırsızlığın olduğu andaki şartlara bakılmaksızın, asıl suçlular aranmadan, hırsıza bir ceza verilir ve bu cezada genellikle caydırıcı olmaktan uzaktır.
Namuslu, iffetli, helal kazanç, temiz bir ahlak, tatmin olmuş bir kalp ve müreffeh, huzur dolu bir ruh hali, birbirini seven koruyan, dayanışma içinde yaşayan bir toplum... ve huzurun olmadığı, harama bulaşmış, kan, rüşvet, hırsızlık, intihar ve bunalım içinde, cinnet olma noktasına gelmiş, ahlaksız, homo-lezbiyen bir toplum... Aza kanaat, çoğa helal ile ulaşmaya çalışanlar topluluğu ve elindeki ile yetinmeyip daima daha fazlasına, gayri ahlaki, her türlü yol ile ulaşmaya çalışan, dünyasını hırs bürümüş, ahireti bedbaht olmuş insanlar topluluğu...
Biri İslam, diğeri gayri İslam yaşam tarzı... Biri cennete, diğeri cehenneme götürüyor. Seçim ise bizim...
Recm; zina eden evli kişilerin taşlanması cezası, İslam''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''da var mı ? Dinimizin yüce kitabı K.Kerim''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''de böyle bir ceza yoktur. Kur''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''an zina edenlerin toplum içinde utandırılıp, rezil edilip, 100 sopa ile cezalandırılmalarını emretmektedir.
Hadis-i Şeriflerde recm cezasından bahsedilmekte ise de, bu ceza her zaman bir tartışma konusu olmuştur alimler arasında...Hatta Osmanlılar döneminde yani 600 yıl içinde tek bir tane recm olayı olmuştur o da şeyhülislamın " bu konuda fetva veremem" deyip görevini terketmesi ile sonuçlanır.
İslam kısas ile de insanlar arasındaki kin ve kan davası gibi zararlı şeyleri ortadan kaldırmayı amaçlar . Bir insanı öldüren bir kişi için toplam üç hüküm vardır İslam’a göre:
1-Öldürülen tarafın ailesi adamı bağışlar:Adam serbest bırakılır .
2-Öldürülenin ailesi “ kan bedeli “ alır. İstedikleri meblağ karşılığı adamı af ederler. Adam yine serbest kalır.
3-Öldürülenin ailesi kısas ister ; “ kana kan . “ bunun üzerine “ İslam devleti “ adamı idam eder. Kan davası da olmaz çünkü idamı yapan devlettir . katilin ailesi itiraz edemez , Öldürülenin ailesi de ceza verildiği için intikama kalkışmaz .
Günümüzde ise ailesi hiçbir taraftan zarar görmeyen meclis üyeleri madur ailelere danışmadan “ af “ çıkarabilmektedirler. Madur olmayan , olayla ilgileri olmayanlar af çıkarabilmektedir. ( Af’a karşı değiliz ,sistemin kurbanları için tabii ki af lazım ama kimseyi madur etmeden , danışarak...! )sonunda af edilen aynı suçu işleyebilirken , madur ailede intikam hisleri ile dolmaktadır...
Kaynak:www.islamustundur.com/08.09.2007
İSLAMDA ZEKAT
1- Zekata tabi diğer mallarda olduğu gibi ticaret mallarında da zekat verilmesi gerekir. Nisap ve diğer şartlar bulunduğunda ticaret mallarından verilecek zekat %2,5 nisbetinde olacaktır.Verilecek kimsenin faydalanabileceği bir mal olursa zekat bizzat ticaret malından verilebileceği gibi kıymetinden de verilebilir.
2- Çok ortaklı şirket organizasyonunda ortakların hisselerinin zekat bizzat hisse sahipleri tarafından verilebileceği gibi şirket tarafından da verilebilir. Bu konuda çoğunluğun ittifakı hasıl olmuştur. Ancak hisse sahiplerinin şirket tarafında ödenebilmesi için;
a-Hisse sahibi kendi hisselerinin zekatını vermesi konusunda şirket yönetimine yetki vermelidir. Veya
b-Şirket genel kurulunda bu yönde karar alınmalıdır. Veya
c-Şirketin tüzüğünde veya ülkenin mevzuatında ortakların zekatının şirket yönetimi tarafından ödeneceğine dair bir hüküm bulunmalıdır.
3- Zekata esas servet, zorunlu vergiler çıktıktan sonra mı hesaplanmalıdır. Ya da zekata ilave olarak verilen zorunlu vergilerin İslam’da yeri nedir.?
Bir kere Zekat mali bir ibadettir. Devlet gerekirse zekat’ın dışında çeşitli tür ve oranlarda vergi koyabilir. Ayrıca zekat ve verginin keyfiyet, mükellefiyet, alındığı kaynak, hedef, gaye, nisbet ve harcama yerleri bakımından birbirinden farklıdırlar. Bu bakımdan devlet tarafından, zekat dışında alınan vergiler, zekata
Sayılamazlar. Zekat mükellefi, vermek mecburiyetinde bulunduğu vergi dışında kalan ve zekata tabi mallarının zekatını ayrıca vermekle mükelleftir.
4- Sanayi sektöründe üretim makinalarının zekatı ile ilgili 1952 Şam, 1965 Kahire, 1984 Kuveyt ve 1988 de de Cidde de gerçekleştirilen Konu ile ilgili konferans ve toplantılarda zekatla ilgili verilen kararlarda;
a-Zekatın bina, ticaret mahalleri ve makinalar gibi satışa konu olmayan, sadece üretim ve gelir elde etmekte kullandıkları için duran sermaye kabul edilen yer ve makinelerin bizzat kendilerinin (Hisse Senetleri dahil) zekata tabi olmadıkları
b-Bunların ürün ve gelirlerinden zekat verilmesi gerektiği hususlarında ittifak edilmiştir.
c-Bunlardan verilmesi gereken zekat miktarında ise farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyleki;
aa-Bazı alimler üretim ve gelir getirmede kullanılan bu araçları ziraat arazisine, gelirlerini de zirai ürünlere benzetmişler; bunların aşınma ve eskime durumunu da göz önüne alarak yıllık amortisman, vergi ve mükellefin diğer tabii ihtiyaçları düşüldükten sonra safi gelirlerden %10 veya bunlar düşülmeden bürüt gelirden %5 zekat verilmesi gerektiğini söylemişler,
bb- Bazı alimlerde durumu ticarete benzetmişler, bu gelirlerin mükellefin elindeki diğer ticaret malları ve paraya eklenerek %2,5 nisbetinde zekata tabi olması gerektiğini söylemişlerdir.
5- Parası ödendiği halde ele geçmeyen malın zekatı ile ilgili olarak alimler zekat için mülkiyet şartının gerçekleşmesini esas almışlardır. Bu konuda alimler den bazıları alım-satım akdiyle alıcının tam mülkiyetinin gerçekleştiğini söylerken bazıları ise satın alınan malın ancak satın alan veya vekiline teslimiyle mülkiyetin gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre satın alınan malın özelliği veya alış veriş şartlarına ve örfe göre alıcıya teslim edilmiş sayılan malların zekatı, ödeme günündeki değerlerinden, teslim edilmiş sayılmadığı durumlarda da bu mallar için yatırılan bedelden zekat ödenmesi gerektiği benimsenmiştir.
FİKİH
İŞÇİ ÜCRETLERİNİN MİKTARI:
Işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Ancak ayet ve Hadislerde adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı ölçüler verilmiştir. Çünkü işin çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları, işçinin becerisi ücretin miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır. Alış-verişlerde eşya fiyatlarını uzun sure sabit tutmak mümkün olmadığı gibi, emeğin değerini de dondurmak mümkün olmaz. Islâm''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''da çeşitli iş ve meslekler için maktu ücret miktarları belirlenmemekle birlikte, bunun, iş akdi yapılırken tespiti öngörülmüştür. Aksi halde iş akdi geçersiz olur ve işçi çalıştığı günler için emsal ücrete hak kazanır.
Emeğiyle çalışan kimsenin, ücret veya maaş miktarının işçinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yeme, içme, giyim, eğitim, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olması gerekir. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah adaleti, iyıliği ve yakın hısımlara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder"(en-Nahl, 16/90). "Ölçü ve tartıyı tam yapın. Insanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyiniz" (el-A''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''râf, 7/85).
Hz. Peygamber bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bizim işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin; bekarsa evlensin; hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa, binit edinsin. Kim, bunlardan fazlasını isterse o, ya emanete hıyânet eder veya hırsızlığa düşebilir" (Ebû Dâvud, Imâre, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 299).
Burada, ücret ve maaşların, işçi, yahut memur kesimine sağlaması gereken hayat seviyesine işaret edilir. Buna göre, işçi ücretinden; memur maaşından yapacağı tasarruflarla makul süre içinde ev edinebilmeli; bekârsa evlenebilmeli ve arabası yoksa, bir araç satın alabilmelidir. Ayrıca, bu aracı rahat kullanabileceği ekonomik bir ortamın meydana gelmesi de amaçlar arasında sayılabilir. Gerçekte, işçinin ürettiği ekonomik değerlerin bedelleri içinde, bu sayılanları karşılayacak ölçüde emek bedeli vardır (Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 166-176).
Beşinci Raşid Halife Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720) işçi kesimine şöyle seslenmiştir: "Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenir" (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Nşr. M. Halil Hurras, Kahire 1388/1968, s. 556).
Kısaca, yukarıdaki ölçüler içinde temel ihtiyaçlara göre, çeşitli san''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''at ve meslekler için belirlenecek ücret veya maaş, eşya fiyatlarında meydana gelebilecek artışlar oranında, ücreti yeniden belirleme hakkı doğar.
Işçiye, gücünü aşan iş yüklememek gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez " (el-Bakara, 2/286). işçiye ağır yük ve yükümlülükler yükletilirse, ona yardım etmek gereklidır (bk. Buhârî, Imân, 22, ltk, 15; Müslim, Eymân, 40).
Işçi, namaz ve oruç gibi farz ibadetleri ve sünnet çeşidine giren taatleri yerine getirme hakkına sahiptir. Işverenin, işin yoğun olması nedeniyle cemaatle namaz kılmaya izin vermeme hakkı vardır. Ancak tek başına kılınması caiz olmayan *****''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''a ve bayram namazları bundan müstesnadır. Eğer yakında bir mescid varsa, ibadet süresi için işçinin ücretinden bir kesinti yapılmaz. Çünkü bu, büyük bir süre kaybına yol açmaz. Ancak *****a namazı kılınan yer günün dörtte birini alacak kadar uzak olursa, geçen sure ücretten düşürülebilir (Ibn Abidin Reddü''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''l-Muhtâr, Beyrut, t.y., V, 59).
Işçiye akitle belirlenen ücret ve maaş dışında yeme, içme, giyim eşyası gibi sosyal yardımlar yapmak prensip olarak zorunlu değildir. Ancak bu gibi yardımlar iş akdinde yer alır veya örfleşmiş bulunursa, buna uymak gerekir (Ali Haydar, Dürerü''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''l Hukkâm, Istanbul 1330/1912, I, 926, Mecelle, Madde, 43, 576; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 185-187).
DÜZENLEYEN:BEKARAYDIN/06.03.2007
Kaynak:www.fikih.ihya.org
youtube dowloader
youtube dowloader
youtube dowloader
youtube dowloader
youtube dowloader
youtube dowloader
Copyright © İKİZDERE'NİN EDEBİYAT PORTALI Tüm hakları saklıdır.