MAYİSİN 7''Sİ
Herkes öyle zanneder veya düşünür, hani, işte Karadeniz''de sadece kemence, tulum vb. çalgı aletleri var, bol bol çalıp oynarlar diye. Şayet bizim sitemizi takip edip okuyanlar varsa, bilirler; hiç de öyle sandığınız gibi değildir.
Rize''nin İkizdere ilçesine bağlı Ilıca Köyü''nde, yerin yaklaşık 100m altında ve 100C kaynayan bir ılıca suyu vardır. Bu suyun bulunduğu yerde de 30 yıl önce yapılmış bir otel, bakkal vardı. Bizim köyümüz olan bu köy(eski adı Vane) eskiden çok kalabalıktı. Köyümüze yakın olan Tron Vadisi''nde insanlar odun ve tomruk kesip satar ve geçimini sağlarlardı.
Yukarıda bahsini ettiğimiz bu su, içmekte değilde banyo yapmakta kullanılması daha doğrudur. İşte bu suya, Rumi Takvime göre, Mayıs ayinin 7-17 ve 27. günlerinde gelip yıkanmak, banyo yapmak uğurlu ve şanslı sayılırdı. Hatta, o günlerde şifa verdiğine inanılırdı. Her yıl mayıs ayının bu günleri geldiğinde köyde, ılıcanın bulunduğu yerdeki bakkalın önünde büyük bir kalabalık olurdu. Kadın ve erkekler için ayrı ayrı yapılan o hamamın önünde millet sıraya girer, sırası ile hamama girer banyosunu yapar çıkardı.
Dışarıda millet toplanır, evinden getirdiği veya oradaki bakkaldan aldığı yemekleri iştahla yerlerdi. Yalnız, şunu söylemek gerekir ki. Buraya toplanan insanlar, sadece bu köyün değil, tüm İkizdere''ye bağlı köyler hatta diğer il ve ilçelerden gelenlerde olurdu. Yanı, sadece bu köye mahsus bir etkinlik değildi; herkes gelmekte serbestti. Bir yandan yemekler yenip sohbetler yapılırken diğer yandan da sazlı, kemençeli, tulumlu horonlar oynanır, türküler söylenirdi. O zamanlar orada Mustafa diye bir adam vardı. Mızıka elinde gezer,o gün herkes ona sigara alır, para verir, elbise getirirdi. Horon oynamayı çok severdi. Adamlar, onu eline alır saatlerce horon oynardı.
Artık köyde geçim diye bir şey kalmadı. İnsanlar büyük şehirlere göç ettiler. O ana-baba gününe dönen bakkal şimdi harabe halde, tabii hamamda öyle. Oradan her geçen kişi:” Ah eski günler aaah!.. Eskiden, mayıs ayında burada toplanır ve eğlenirdik.” diyorlar.
Editoraydın/27.10.2009
KARADENİZDE EL SANATLARI
Yurdumuzun hemen her ili,ilçesi,köyü vb. çeşitli sanat ve
kültürüyle meşhurdur. Antep’in baklavası, Maraş’ın dondurması,
Urfa’nın kebabi gibi. Bizim Karadeniz’de el sanatları diğer illere
Temelde benzemekle beraber, bazı ufak noktalarda ayrışırlar. Örnek:
El ile dokunan elbezi, şal,çorap, eldiven,fes,kazak, patik vb.
Bölgemizde, küçük baş hayvan hemen hemen yok denecek ka-
dar azdır. Yün dediğimiz kışlık giyecekler için, koyun,keçi vb. hayvan-
lardan elde edilen bu malzeme ile kışlık kazak,çorap,fes ve eldiven gibi
giyecekler örülür. Örme işini bizde genelde kadın ve kızlar yapar. Yün
olmayınca yada bulamayınca onun yerine, konfeksiyonlardan alınan orlon
türü iplikle örülür. Kazak, fanila, kaşkul gibi gereçler 30-40 cm boyunda
metal çubuklardan yapılan ve adına şiş yada Cağ denen çubuklarla örülür.
Bizim bu yörede Cimil yöresinde yapılan “Cimil çorabı” meşhurdur.
Karadeniz’de, özellikle İkizdere yöresinde olmak üzere, köylerde
açılan “Dikiş-Nakiş,Biçki-Dikiş, Makrome Çiçek ve eskiden açılan halı
kursları, Halk Eğitim Müdürlüğü bünyesinde yapılırdı. Şimdi hem köylerimiz
nüfus bakımından azaldı hem de halkımız, el ile örmek yerine mağazalardan
hazır olanını seçiyor. Artık eskinin tadı değil de adı kaldı dersek doğrudur.
El Sanatlarımızdan Bazıları:
1-Çorap
2-Eldiven
3-Patik (Çocuk çorabı)
4-Kaşkul
5-Kazak
6-Fes
7-Fanila
8-Şal
9-Paspas
10-Elbezi
11.Sabunluk
12-Yelek
………………
Sadece bölgemizde değil tüm yurtta bu sanatların devam etmesi gerekir.
Devlet, bu çalışmaları maddi, manevi desteklemeli diye düşünüyorum.
Hepbekar/20.12.2008
EĞLENCE VEYA VAKİT ÖLDÜRME
İnsan, boş bırakılmaya veya boş kalmaya hiç elverişli değildir. Biz bunu: “Kızı boş bırakırsan, ya davulcuya kaçar yada zurnacıya.” cümlesiyle özdeşleştirebiliriz. “ İş yok ki ne yapayım;olsa tabii ki çalışırdım…” cümleleri, vakit öldürmeye alışmış insanlarımızın boş ve kaytarma cümlelerinden sadece bir kaç tanesidir. Bir yerleşim yeri, köy,kasaba vb. yerlerde, kahve sayısı ne kadar çoksa o kadar da işsiz,tembel insan var demektir. Bunu, bir tarafın işsiz kalmasıyla kaybedilen ekonomik gücün karşısında, diğer taraftan da artan kahvehane sayısıyla canlanan ekonomi diyelim gitsin.
Bizim Karadeniz bölgesinde özellikle kendi ilçemizde gurbete çıkma olayları çoktur. Son 30 yıl içinde, yurtdışına çıkışlarda artış göstermektedir. Bu ülkeler genellikle Arap ülkeleri ve İsrail’dir. Gidenlerin çoğunun inşaat işçisi olduğu biliniyor. Yurt içinde ise başta İstanbul olmak üzere Bursa, Kocaeli,Gebze,İzmir, Samsun,Kastamonu vb. Aslında, nereye giderse gitsin, hangi işi yaparsa yapsın dönüp dolaşıp yine üç beş ay sonra köyüne, evine dönecektir. Öylede oluyor ya.
Yılın yarısından çoğu evlerinde işsiz oturmayla geçer.Kazanılan üç beş kuruşta üç beş ayda biter. Ondan sonra sabah erkenden şehre gelir, sabahtan akşama kadar kahvede otururlar, akşamda yaya veya minibüsle köye gider, ertesi sabah yine aynı şekilde bu iş devam eder. Bilmeyenler, bu insanları bir işe gittiklerini zannederler fakat sabahtan akşama kadar kahvede oyun masalarında vakit öldürürler. Aslında onlar kahvede çalışıyorlar(!). Aslında hemen her gün kahveye gelip-giden bu insanlar ellerine aldıkları gazetelerin spor sayfalarına bakarlar. Hakem, kimin hakkını yedi? Kime haksız penaltı verdi? Benim takımın puanı ve listedeki yeri ne?... Hele hele, kahvede galip gelen veya yenilen adamın savurduğu galiz küfürlere kahvenin duvarları bile isyan eder. Seyredilen bit TV filminde erotik sahne varsa, aktörlerden biri argo bir cümle savuruyorsa, değmeyin keyiflerine. Hemen her kahvede bir kitaplık vardır ama kimsenin, eline alıp ta bir sayfa okuduğu yoktur. Bazen ilçeye gelen tiyatro oyunlarına azda olsa birkaç kişi gelir, her neyse. Birde seçim zamanlarında, özellikle yakından görmek sevdasıyla miting alanına koşarlar. Gelene ağam, gidene paşam pek demezler ama çok da kararlı oldukları söylenemez. Bu gençleri kahve köşelerinden koparacak , Talip Kahraman Stadyumu ‘ndan başka bir meşgalede yok. İş sahası zaten yok. Orada da oynayan öğrenci, öğretmen veya polisler.
Eskiden düğünler olurdu. Şen-şakrak, herkes oyun oynar, karşılıklı atışmalar olurdu. Şimdi onlar kalmadı, bitti. Yaz aylarında yapılan yayla şenlikleri de henüz kendini göstermeye başladı.
Peki, kadın veya kızlarda durum ne? Onlar nasıl vakit geçiriyorlar? Oooooooooooooo!... Onları hiç sormayın.En güzel vakit geçirende onlardır(!) Her sabah, erkenden kalkarlar. Kahvaltısını yapar. Az bir şey yer, içer ip ve orak eline, sepeti sırtında, ahırdaki inekleri, buzağıları da peşinde, hemen ormana veya çayıra giderler. Sabahtan akşama kadar çalışıp,çırpınıp dururlar. Bu çalışma yaz,kış devam eder. Akşam eve geldiklerinde bazen yemek bile yemeden yorgan döşek yatar, ertesi sabah yine rutin mücadele başlar ve ölene kadar devam eder. Bizim Karadeniz’de kadın-kız çalışır, erkeklerde kahvelerde sabahtan akşama kadar vakit öldürürler. Ormandan odunu,çayırdan otu, otlaktan hayvanları otlatanda kadınlardır. Bazıları biraz daha insaflıdır ama bu kaideleri bozmaz.
BEKARAYDIN/27.06.2008/İst.
.
KARADENİZDE YEMEK KÜLTÜRÜ
Karadeniz’i anlatmadan önce, yurdumuzun genel yemek
anlayışını ve sanatından bahsetmek yerinde olacaktır. Gerçektende
yurdumuzun mutfak menüsü çok zengindir. Bazı entel çevreler, Türk
mutfağı yerine Çin Mutfağı, İtalyan Mutfağı…vb. seçerler fakat bun-
lar bir istisnadır. Türk mutfağının şöhreti dünyaca bilinir,
İsterseniz, kısa kısa örnekler verelim: Hemen her ilde kebap
yapılır ama Adana, Urfa kebabının yeri daha başkadır. Tatlıları diye-
cek olursak Antep baklavasının şöhretine kimse ortak olamaz. Herkes
dondurma yapar ama Maraş dondurmasının yerini alması mümkün de-
ğildir. Bu örnekleri sayarken, çiğ köfteyi saymadan geçemeyiz.
Karadeniz’in, özellikle Rize’nin ikliminden mi yoksa suyundan mı-
dır bilinmez ama yemeklerinde bambaşka bir tad ve lezzet vardır. Tabii
sularının kireçsiz olması, yumuşak ikliminden gelen bir olgudur sanki. Yö-
remizde binlerce çeşit yemek yapılabilir, yapılıyor dersek, birileri çıkıp ta,
“Hadı canım sende olmaz o kadar çeşit.” diyenlerimiz çıkabilir. Şimdi, ben,
size hamsıdan buğulama,tava,kızartma,pilav, ekmek, ekşili… sayayım mı da-
ha? Karadeniz’in köylerinde, ninelerimizin, teyzelerimizin yaptığı yemekleri
saysam, ne sayfalar yeter, ne de zaman. Kara lahananın çorbası, haşlaması, dol-
ması, turşusu kara lahanayı, kebaba tercih eden birini görürseniz, sakın bu a-
dam delirmiştir demeyin. Gelin Karadeniz’e, yiyin, ondan sonra karar verirsiniz.
Süt ve süt türevlerinden elde edilen çökelek, peynir, kaymak, tereyağ, yoğurt
ve peynirli, kaymaklı hoşmeri, muhlama, kuş muhlaması, sadece yöre halkının de-
ğil, yöremize gelen misafirler tarafından da beğenilmektedir. Taze fasulyeden elde
edilen konserve, turşu, tavalisini yiyip te, tadını unutan yoktur.
Karadeniz’de yayla veya yaylacılık bir sevdadır, bir tutkudur. Yaylaların en
meşhur yemekleri süt ve sütten elde edilen yiyeceklerdir. Yaylada, taze tereyağını
bal ile karıştırıp yiyenler ve özellikle pileki denen ateş tuğlası toprağından yapılmış
ekmek pişirme aracının sırtını ateşte kızdırarak, ona yapıştırılan pidelerin pişirilerek
birlikte yenmesi, bölge halkının tiryakiliğidir. Meyvelerin yazdan kurutularak hoşaf
veya suda bekletilmesi ve kışın meyve ihtiyacını bu şekilde karşılaması da vardır.
Karadeniz bölgesinde, Özellikle Rize’de Lazca konuşmada olduğu için, yapı-
lan yemeklerin isimlerinde biraz değişiklik, ilçelerin birbirlerinden çok uzak olmasından
dolayı da, yemek çeşitlerinde değişiklik olacaktır.
Son olarak, İkizdere’mizde üretilip, dünyaca meşhur Anzer Balı’ nı sanırım duy-
mayan kalmamıştır.
EZELDENBEKAR/26.02.2008
ALATA KOLETİSİ
Eminim ki, bir çoğunuz bilmiyor, adını duymamış,
hatta Türkçe değildir, yabancı bir ülkenin dilindedir, diyenleri-
niz çıkacaktır.Haklısınız, tam Türkçe değildir. Zaten dilimizdeki kelimelerin çoğu yabancı dillerden gelmemiş mi?
Bundan yaklaşık 30 yıl önce, adını söylemeyeceğim bir bayan, yaylada, bana bir parça ekmek verdi, yemek için. Bu bildiğiniz fırında veya evlerdeki kuzinede pişen ekmek değil. Kalınlığı yaklaşık 2-4 cm ve daire şeklindedir.Soba üzerinde, pişirilir. Genelde insanlarımız, acele bir işleri olduğu zaman bu şekilde hamuru yoğurup kuzine veya soba üzerinde pişirirler. Buna, bizim Karadeniz de “Koleti” veya “Kolofi” derler. Pide diyende vardır belki ama Karadeniz deyimiyle adı Kolofidir. Bu bayanın bana verdiği kolofinin çok değişik bir tadı vardı. Bir kere tuzdan adeta zehir gibiydi. Sanki bütün evlerin tuzunu bu kolofiye doldurmuşlardı. Bir kere, kenarından ısırdıktan sonra hemen yere atmaya kalktım. O bayan bana kızdı: “Ne yapıyorsun, ekmek yere atılır mı?” dedi. Bende çok tuzlu olduğunu söyledim. Güldü.” Tabii ki tuzlu olacak;içinde yedi evin tuzu var.” dedi. Ben meraklı gözlerle ona bakarken, anlatmaya başladı:” Bak dedi Aydın, buna ‘Alata Kolofisi’ derler. Yedi nikahlı kadının evinden un, yedi nikahlı kadının evinden tuz ve yedi çeşmeden de su alınarak, bunlar yoğrulur ve bu kolofi yapılır. Bu kolofiden yersen, gece rüyanda seni seveni görürsün.” dedi. O günden sonra, aşk rüyaları adı geçse, aklıma hep bu Alata Kolofisi gelir. Hiç denemedim. İsterseniz, siz deneyebilirsiniz. Karadeniz kültürünü anlatmada, bizimde bir katkımız olsun diye kaleme aldım. Yoksa, o tuzlu ekmeği yemeye hiç niyetim yok.
ASİNKET/26.09.2007
HALK OYUNLARI VE MÜZİK ARAÇLARI
A-Halk Oyunları
1-İki ayak atlama
Tek başına oynanabildiği gibi, ikili,üçlü yada
daha çok kişi ile de oynanabilir. Karadeniz yöresinin
en kolay oynanan oyunudur. Genelde düğünlerde, kızlı
erkekli guruplar halinde oynanır. En çok kemençe eşliğinde oynanan bir oyundur.Atma türküler eşliğinde oynanır.
2-Üç ayak atlama: Bu oyun, yukarıda anlatılan oyuna benzer. Ancak biraz daha ustalık isteyen bir oyundur. Bu oyunda kemençe eşliğinde oynanır.
3-Titreme: İnsanı oynarken titreten yada terleten bir oyundur.. Tekli, ikili veya guruplar halinde oynanır. Oyuncular, çember halinde olabildiği gibi, çizgi halinde de olabilirler. Diğer oyunlarda oyuncular hızlı hareketlerle dönerken, bu oyunda daha yavaş dönerler.
4-Hemşin Horonu: Bu horon, genelde Rize’nin Hemşin ilçesinde yaygın olduğu yada o yöreden yayıldığı için bu adı almıştır. Bu oyunda önce yavaşça ileri-geri ayaklar üzerinde sıçrama ile başlar, daha sonra, bir sağa bir sola giderek horon devam eder. Sonunda, bir de “Düşme” yapılır. Eller birbirinden ayrılarak, bir öne, birde arkaya dönerek alkış yapılır.Eller tekrar bağlanır ve yine bir sağa, bir sola giderek oyun devam eder.
5-Sıhsaray: Ustaların oyunudur. Genelde bu oyunu, çok iyi bilen, orta yaş yada üstündeki erkekler tarafından oynanır. Oyunun en hareketli yerinde, sağ ayak ilerde, topukla yere iki defa vurulur, geri çekilir, tekrar aynı hareket yapılarak oyun devam eder. Diğer oyunlarda 10-15 kişi oynarken görürsünüz fakat bu oyunda, o sayının yarısını bile bulmak zordur. Bu oyunu bile çok azdır. Gençlerden bu oyunu bilen ve oynayan hiç yoktur dersem her halde yanlış olmaz.
6- Köçek: Oryantallerin yaptığı gibi göbek atmaya benzer. İçinde davranış ve figürlerden dolayı çok günah olduğuna inanılır ve kimse bu oyunu oynamak istemez.
7-Sallama: El, kol ve akyaların en hareketli olduğu bir oyundur. Orta yaş ve daha çok bu yaşın üstündekiler tarafından çok seyrek oynanır.
B-Müzik Aletleri:
1-Kemençe: Yaklaşık, 40-50 cm uzunluğunda, normalde balığa benzeyen bir şekilde içi boş olup, üç tane teli ve bu telleri gerektiğinde sıkıp gevşetmeye yarayan küçük çubuklar vardır. Sesin çıkması için, sayta denen bir yayın bu tellere sürtülmesi gerekir. Bir elle, sağa ve sola sürtünen yay ve diğer eliyle de parmaklarıyla o çıkan sese nota yada Karadenizlinin deyimiyle “hava veya ahenk” verilir. Karadeniz düğünlerinin olmazsa olmazlarından biridir. Ayrıca, kemençe yapan atölyeler de yapılarak bir geçim kaynağı haline gelmiştir.
Bahattın Çamur, Hüseyin Köse, Şevket ve Ali Köroğlu,Nazım Çubuk, Hasan Delihasan,Saffet Genç, Kâtip Şadi ve Yusuf Cemal Keskin,Hüseyin Erbaş sayabildiğimiz kemençe çalma ustalarıdır.
2-Tulum: Kuzu veya oğlak derisinin yüzülerek, tüylerinin kazınıp düz bir kumaş şekline gelmesi, dahası hazırlanması çok zor olan bir müzik aletidir.Üfleme çubuğundan üfleyerek, tulumun içine hava doldurulur. Öteki ucunda da “Nav” denen sesleri ayarlayan, düzenleyen bir parça daha vardır. Bu navda, karşılıklı delinmiş 10 tane delik ve içlerinde sesi çıkaran ince yapraklar vardır.Hava temas edince bu yapraklar titrer ve ses çıkar, tulumu çalan kişi de parmaklarını o deliklere kapatıp açarak, sesin değişik şekillerde çıkmasını sağlar. Tulum daha Çok doğu Karadeniz de, özellikle Pazar, Hemşin,Fındıklı ile eskiden de İkizdere’nin Cimil Köylerinde çalınırdı .
3-Bağlama: Son yıllarda, Karadeniz de ki yerini almıştır.Daha çok elektronik türde olanlar tercih edilmektedir.
4-Org: Çıkardığı ses bakımından tulum ve kemençeye çok benzediğinden ve müziğimizdeki değişimlerden etkilenerek, düğün, nişan vb eğlencelerde yerini almıştır.
Bu saydığımız müzik aletlerinin hepsinin de kullanıldığı ortamlarda vardır.Yeni yeni ortaya çıkan sanatçılarımız ve TV ve radyo kanalları sayesinde, kim bilir ilerde daha neler görecek ve duyacağız.
Kalın sağlıcakla. En kötü gününüz hep böyle müzikli olsun.
HEPBEKAR/17.05.2007
BATİL İNANÇLAR
Yöremizde, her ne kadar kültürel ve sanatsal faaliyetler yer alsa da, halkımızın batıl inançlara olan bağlılığı da devam etmektedir. Aşağıda, isimlerini ve getireceğine inanılan sonuçları okuyacaksınız.Bu inançlardan bazıları, yüzyıllar öncesine dayanır. Bu inançlar, halkın belleğinde öylesine yer etmiş ki,günlük yaşamda bile onları etkilemekte, neşelenip üzülmelerine bile etkileri vardır.
İNANILAN ÖBJE VEYA SEMBÖL SONUCU
Kulağın kaşınması Yağmur yağacak
Ayakların ağırması Yağmur yağacak
Göz kapaklarının hareket etmemesi Misafir gelecek
Çay bardağında, çay otu düşmesi Misafir gelecek
Yaşlı çakalın (pardı) pavlaması Biri ölecek
Elden düşen bardağın kırılmaması Uğursuzluk var
Sağ elin kaşınması Kârlı bir iş
Sol elin kaşınması Zararlı bir gün
Biz, şimdilik aklımıza gelenleri yazdık. Sizin bildikleriniz veya duyduklarınız varsa, bize maille bildirebilirsiniz.
HEPBEKARAYDIN/11.03.2007
KARADENİZ KÜLTÜRÜ
Kültür ile medeniyetin aynı anlama geldiğini kabul etmek, hemen hemen hepimizin yaptığı bir hatadır.Kültür:Bir insanın doğumundan ölümüne kadar g eçen sürede edinmiş olduğu bilgi, beceri, yetenek,anlayış, hoşgörü vb davranışların bütününe denir.Medeniyet ise:Hayatı boyunca edinmiş olduğu doğru bilgi ve becerilere denir. Biz, bu yazımızda Karadeniz kültürü hakkında bilgiler vermeye, daha doğrusu bir şeyler anlatmaya çalışacağız.
Karadeniz bölgesinin insanı, vatan sevgisiyle doludur.Vatan,bayrak,namus,askerlik görevi her şeyin üstündedir. Deli doludur, hırçındır,kavgacıdır, aşırı sever, sevdiğinin yoluna canını vermekten asla tereddüt etmez.Eğlenceye meraklıdır.Şu düğün senin, bu düğün benim gezer, oynar.Yemek mi eğlence mi diye sorarsanız, her ikisi de lazımdır yanı birinden asla feragat etmez.Yayla şenlikleri, festivaller, düğünler, şenlikler Karadeniz insanının karakteridir.
En iyi para getiren işini, yıllarca kara sevdalı olduğu sevdasını, askerlik çağı gelende hepsini unutur; gider vatan görevini yapar, askerlik bitince, evine döner ve kaldığı yerden tekrar devam eder. Karadeniz halkı misafirperverdir.Biz bu yazıları yazarken, okuyan arkadaşlar diğer bölgenin insanları vatanı sevmiyor, misafirperver değillerdir diye asla bir kuşkuya veya bir tepkiye gerek görmesinler.Benim güzel yurdumun güzel insanları doğusuyla, batısıyla, kuzeyiyle ve güneyiyle bir bütündür. Biz bu yazımızda Karadeniz kültürünü anlatmaya çalışıyoruz. Yoksa art bir niyetimiz olmaz ve olamazda!...
Karadenizli olarak düştüğümüz hatalardan biride: Folklor denince aklımıza hemen horon tepmek veya bizim deyimimizle horon etmek yada horon ekibi gelir. Oysa folklor halk bilimi demektir. Tabii ki bunun içinde horon tepmek de var ama, sadece horon anlamına gelmiyor. Halkın kendi geçmişinden gördüğü, duyduğu, kendisinin veya başka ailelerden gelen türkü, ninni, masal, oyunlar vb. Folklorda kültürün içinde yer alır. Karadeniz folkloru çok zengindir. Düğün adetleri, gelenek veya görenekleri, kız isteme, “yeddi, kına gecesi, enişte cezalandırma…” bu saydıklarımız, sadece denizde bir damla olarak ifade edilebilir.
Karadeniz de, evlerde bulunan kuzine de denen bu fırınlı sobalarda hem ekmek hem de sobanın üzerinde yemek pişirilir.Resimde, sağda görülen kara kazanda ise, çok eskilerde yemek pişirilirdi. Bu resim,İkizdere/Ilıca Köyü’nde açılan kursta, kursiyer bayanların, el emeği diktiği elbiseleri de görüyorsünüz.
Karadenizin yemek kültürü de harıkadır. Trabzon Akçaabat Köftesi, Hamsiköy sütlacı, Vakfikebir’in bayatlamayan ekmeği,Rize’deki hamsi tava, kızartması, buğulaması, pilavi, hoşmerisi, kara lahana dolması ve çorbası, hele hele, ünü Türkiye’nin sınırlarını bile aşan İkizdere Anzer balının adını duymayan kaldı mı, bilmem doğrusu. Trabzon denince, aklımıza yayla şenliklerinin babası sayılır Kadırga Şenlikleri, Sultan Murat Yayla Şenlikleri, Rize’deki haziran, ağustos ayları arası yapılan Çay Festivali ve yine Rize’nin İkizdere ilçesindeki Büyükyayla Şenlikleri,Ekşioğlu Ovit Dağı Şenlikleri,Tozköy
Likapa Şenlikleri vb. saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Yaz aylarında, özellikle haziran ve ağustos aylarında yapılan bu şenlik ve festivallere, Türkiye’nin, hatta dünyanın diğer ülkelerinden bile duyan gelebilir, herkes davetlimizdir. İşte Karadeniz insanı budur ve güzellikleri, doğayı, eğlenceyi hep kendi aralarında değil, bütün insanları davet ederiz ve ediyoruz, edeceğiz de.
Düğünlerimizdeki davranış, tutum ve törelerimiz diğer bölge ve illerimize benzer. Ancak aralarında bazı farklılıklarda yok değildir. Çok eskiden kız istemeye giden erkek tarafının en büyük baş ağrısı, kız tarafının isteyeceği “Başlık parası” olurdu.Bazen bu para çok olunca erkek tarafı ya düğünden vazgeçer yada koyu bir pazarlık yapılırdı. Halk arasında ismi en çok duyulan “beşibirli” adıyla bir takı vardı ki, herkes bu takıyı almaya cesaret edemezdi. Kız-erkek tarafı anlaşırlarsa, önce “sözkesme” dedikleri bir karar verirlerdi. Belirledikleri bir tarihte de düğün yapılırdı.Tabii ki yapılacak takının yanında bir de “uruba” dedikleri elbise alırlardı. Elbiseler ise “konsol” denilen bir sandığa konur, düğün günü erkek tarafında olacak şekilde, kızın evinde asılır ve görmeye gelen kadın ve kızlara gösterilirdi.Düğünün yapılacağı günden bir gün öncesine “kına gecesi” denir ve o gece kızın evinde genellikle bayanlar kendi aralarında müzikli bir eğlence yapılır.Kemence ve tulum eşliğinde oyunlar oynanır.Kızın eline kına yakılır.Ertesi sabah, erkek tarafı kendi çevresinden kadın, erkek toplar ve birlikte yaya veya araba ile eskiden hatta bugün bile, yurdumuzun bazı yerlerinde gelini at üstünde eve getirirler. Gelini almaya erkek tarafından damadın anne ve babası, abisi, amcası vb kişiler gider.Ayrıca bazı yerlerde de damat da birlikte gider. Kız tarafı onlara hoş geldiniz diyerek kapıda karşılarlar. Kız, evden çıkarken, biraz sevinçten, birazda yabancı bir eve gitmenin acemiliği yüzünden ağlar ve kızın başına para veya şeker dökerler.Erkek tarafı kızı alıp giderken, yolda bazı kimseler “yol kesme” dedikleri işi yaparlar.Düğün sahibi onlara para verir ve yolu açarlar. Bu geleneksel bir adettir; kimse itiraz etmez. Gelin eve girince damat tarafı, düğüne çağırdığı kişilere yemek yedirirler. Sonra, bölgemizin veya ilçemizin müzik aletleri eşliğinde kemence, tulum, org veya bağlama ile oyunlar oynarlar. Gelin ile damadı da aralarına alırlar.O çevrede bulunan veya kız tarafından gelen kişiler bu evlenenlere atma türkü söylerler. Bazen bu türküler aşırı olur, her iki tarafta kavga ederler fakat genelde sakin geçer düğünler. Eskiden düğünlerde silah ta atılırdı. Bir çok kişi bu yüzden ya öldü yada yaralandı. Onun için artık kimse bu işe istekli değildir.
Düğünden yaklaşık bir hafta sonra “yedi” denen bir gece ayarlanır. Bu gecede damat ve yanında birkaç kişi ile gelin kızın baba evine giderler. Yemekler, özellikle baklava tercih edilir. Kızın çevresinden, “çenesi kuvvetli” birini seçerler ve o kişi damadı tanımak ister.Damadın adamları da damadı göndermek istemezler. Bir kaç saatlık konuşmadan sonra, baklava ortadaki masanın üstüne konur.Baklavayı kesmek için bıçak gelir fakat bıçak kesmez.Onu bilemek için bileği gerekiyor. İşte o bileği de damadın verecek olduğu paradır. Para ne kadar çok olursa bıçak da o kadar iyi keser. Neyse, damat parayı verir ve bıçağa sürtülerek töre icabı bıçak bileylenir baklava kesilir. Tabii ki ilk lokma damadın ağzına gidecektir. Daha sonraki günlerde, damat ve gelini evlerine davet ederler. Ufak tefek farklılıklar olmasına rağmen, genelde düğünler böyle yapılır. Birde kız kaçırma olayı vardır. Bu durumda erkek ve kız tarafı, hatırlı kişilerin araya girmesiyle tatlıya bağlanır. Eeeee ne diyelim biz şimdi?: Onlar ersin muradına; bizde oturalım kerevetine.
RİZE’DE SANAT
Yurdumuzun her köşesi, her bölgesi birer sanat merkezidir. İsparta’nın halısı ve Uşak’ın kilimleri dünyaca tanınır. Rize’de dokunan Rize Bezleri yurdumuzun her bölgesinde tanınmıştır. İkizdere ilçesinde, Osmanlı dönemlerinden kalma cami içi minber ve mihrab süslemeleri, tarihi kemer köprüleri, ağaç oymacılığı, halı, kilim örme çalışmaları, biçki-dikiş ve nakış-dikiş kurslarında çalışan bayanların dokudukları makrome çiçek desenleriyle süslü bezler, öyle hafife alınacak veya küçümsenecek çalışma değillerdir.
İkizdere Özel İdare ve Halk Eğitim bünyesinde açılan kurslarda, İlçedeki kadın ve kızların dokudukları süslü işlemeler, Köylerde açılan halıcılık kurslarında kurs gören kızlarımızın dokudukları halılar ve bu kurslarda edindikleri bilgi ve becerilerle, şayet tekrar imkan ve fırsat verilirse yine en güzelini yapabileceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın. Cimil’de dokunan kışlık yün çoraplarındaki desen ve el emeği bizlere, insanımıza imkan verilirse neleri yapacağının belki de en somut delili olsa gerek. Ayrıca Cimil Güneyce,Çamlık vb köylerdeki camilerin iç mimarisini görünce Anadolu insanının
yeteneklerini ortaya koyar. Aslında, yetkililerimizin özellikle bu konulara ağırlık vermesi, gerekli sermaye, alt yapı ve tesisler temin edilirse, bu yöre halkı için, hem bir geçim kaynağı hem de ulusal sanatımızı yaşatmış oluruz.
BEKARAYDIN/12.02.2007
Not: BU YAZIDAKİ RESİMLER, İKİZDERE ÖZEL İDARE MÜDÜRÜ SAYIN
ALİ OSMAN AKSU TARAFINDAN TEMİN EDİLMİŞTİR. TEŞEKKÜR EDERİZ.
Copyright © İKİZDERE'NİN EDEBİYAT PORTALI Tüm hakları saklıdır.