|
 |
|
 |
| GÜNÜN HABERİ |
|
Bugün için henüz önemli bir haber yok. |
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| TÜRKİYE EKONOMİSİ |
|
 Türkiye Ekonomisi |
|
|
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| DÜNYANIN SİTELERİ |
|
|
Dünyaca Ünlü Video sitesi
Çok Dilli Özgür Ansiklopedi
Uluslar arası Online Pazar
Ücretsiz Video-Foto Yükleme
Fotoğraf Paylaşım
Website Blog Açma-Barındırma
Online Movie-Sinema-Dizi
Webde Sosyalleşme
Ne-Nasıl Yapılır?
Blog-Foto-Video
|
|
|
|
 |
|
 |
|  |
story_home
 |
AMERİKAN BAŞKANLARI |
 |
|
|
 
AMERİKAN BAŞKANLARI
İsrail, hemde kendi ülkesinde hemde Amerika''da Siyonizm emperyalizmini besler,destekler ve bu uğurda kendilerine yarayan insanları seçer, başa getirir, işine gelmeyenleri veya kendilerine herhangi bir zarar verecek insanları da ortadan kaldırırlar.
İsrail halkının neredeyse yarısı veya yarısına yakını Amerika''da yaşar. Bu insanlar, İsrail''in çıkarlarını, kısacası,Siyonizmin gerekleri doğrultusunda çalışırlar. Seçilecek olan başkanlar, önce elekten geçirirler. Başkan seçilecek olan kimse, Amerika''dan çok İsrail''in menfaatleri ön planda tutulur. O kişi, kesinlikle seçimi kazanır ve başkan olur. Başkan olacak kişiler, Beyaz Saray''daki koltuğuna oturmadan, İsrail gelenekleri, adetleri ve yemin törenlerinden başarıyla geçmesi gerekir. Sizin anlayacağınız, Amerika''ya seçilen başkan, aslında İsrail''e seçilen başkan demektir.

  
Kennedy adını duymayanınız yoktur sanırım. Bu başkan
seçildikten sonra, İsrail''in çıkarlarını gözetmedi, onları bir yerde yalnız bıraktı. “Amerika''nın başkanıysam önce Amerika...” dedi. Sonunda ne oldu biliyor musunuz? Bir şehir turu sırasında, halkı selamlarken, Amerikalı bir Yahudi tarafından, kullanılmayan eski, harabe bir tiyatro önünde kurşuna dizildi, öldürüldü. Amerika''ya seçilen önce İsrail''e hizmet etmelidir. Son dönemlerde, İsrail''e pek de sıcak bakmayan Bill Clinton''un peşine de Monika Levinsky''i takarak seks skandalına bulaştırdılar.
İsrail''e en çok hizmet eden başkanlar Carter, Reagan ve Bush''tur. Amerikan tarihinde muslüman(!) olarak ilk defa atanan başkan ise Obama''dır. Obama''nın atanması hem Amerika hemde İsrail''i çok tedirgin etti. Ne zamana kadar...? Ne zamanki, Soykırım(!)i tanıyacağına söz verdi ve İsrail''in “Ağlama duvarı dibine gidip zırladı, ateşin etrafında döndü, durdu...”Tamam” dediler “Tam bize göre biçilmiş bir kaftan!...”
Obama,seçildiği zaman Amerika ve İsrail''i tedirgin etmişti fakat İslam dünyası özellikle Türkiye''de büyük bir sevinç gösterisi oldu. Eeeeee nede olsa müslümandı ve özellikle İslam ülkeleri artık ezilmeyecekti(!) Bu sevinç, dün akşama kadar sürdü. Bir avuç kıçı kırık Ermeni lobisine söz geçiremeyen veya umursamayan Obama, “Sakala bakarak müslüman olunmayacağını öğrenmiş oldular, olduk işte.
Editoraydın/05.03.2010
 
NOT:Resimler kesinlikle fotomontaj veya kamera hilesi değildir. Amerika''da başkan seçilenler, bu törenlere katılmak zorundadır.
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 05.03.2010 Saat: 22:24 (2 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
BİLİM ADAMI VE BÜYÜK İNSAN |
 |
|
|

İhsan Doğramacı (d. 3 Nisan 1915, Erbil, ö. 25 Şubat 2010, Ankara) Iraklı Türkmen doktor ve akademisyen, ilk YÖK başkanı. 10 Aralık 1981 - 10 Temmuz 1992 tarihleri arasında YÖK Başkanlığında bulunan İhsan Doğramacı, son olarak Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı görevini sürdürmekte iken 25 Şubat 2010 tarihinde vefat etmiştir.
Osmanlı Devletinde, bugünkü Irak sınırlarındaki Türkmeneli bölgesinin Erbil şehrinde, Kale Mahallesinde doğdu. V. Murad zamanında yaşamış olan Doğramacızade Kara Mehmedin soyundan gelen Doğramacızade Ali Paşanın en büyük çocuğudur.
İlk öğrenimini Erbil İbtidaiyyesinde, orta öğrenimini Beyrutta Beyrut Amerikan Üniversitesine bağlı International Collegede ( 1932) tamamladı. Üç yıl Bağdat tıp fakültesinde devam ederek sonra İstanbul tıp fakültesinde tamamlayarak 1938de doktor olarak mezun olmuştur. İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olduktan (1938) sonra ihtisas çalışmalarını Ankara Numune Hastanesinde, Harvard Üniversitesine bağlı Boston Childrens Hospital ve Washington Üniversitesine bağlı St. Louis Childrens Hospitalda sürdürdü. 1942 yılında Sadrazam Mahmut Şevket Paşanın yeğeni, (Irak Başbakanlığı da yapmış olan) Hikmet Süleyman Beyin kızı Bağdat Amerikan Kız Koleji öğrencisi Ayser Hanım ile tanışır ve evlenirler. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde Doçent (1949) ve Profesör (1954) oldu. Çocuk Sağlığı Enstitüsünün, Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinin ve Hacettepe Üniversitesinin kurulmasında büyük hizmeti geçti. Bu eğitim kuruluşlarında entegre tıp eğitimi sistemini ve öğretim üyelerinin tam gün çalışma düzenini gerçekleştirdi.
Ankara Üniversitesi Rektörlüğü (1963-1965), ODTÜ Müteveli Heyet Başkanlığı (1965-1967), Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü (1967 - 1975) görevlerinde bulunan Doğramacı, bundan sonra Paris V Üniversitesinde öğretim üyeliğine atandı.
1964-1973 yılları arasında Avrupa Rektörler Konferansı (Standing Conference of Rectors, Presidents and Vice-Chancellors of the European Universities - CRE) yönetim kurulu üyeliği, 1981den bugüne kadar Uluslararası Yükseköğretim Konferansı (International Conference on Higher Education - I. C. H. E. ) kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği, başkanlık ve onursal başkanlık görevlerinde bulunan Doğramacı, bu suretle çeşitli ülkelerin yükseköğretim yönetim sistemlerini yakından inceleme olanağı buldu.
Ayrıca Doğramacı Dünya Sağlık Örgütü tarafından Kamerun - Yaounde, Nijerya-İfe, Brezilya-Brasilia ve Kanada-Sherbrookeda tıp fakültelerinin kurulması ve eğitim programlarının düzenlenmesinde danışmanlık görevlerini yaptı.
10 Aralık 1981 - 10 Temmuz 1992 tarihleri arasında YÖK Başkanlığında bulunan İhsan Doğramacı, halen Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı görevi yaptı.
İhsan Doğramacı Almanya "Akademie der Naturforscher" Leopoldina, Hindistan National Academy of Medical Sciences, Fransa Académie Nationale de Médecine, Amerika Academy of Pediatrics, Azerbaycan Elmler Akademiyası ile İngiltere Royal College of Physiciansın asli üyesi ve İngiltere Royal College of Pediatrics and Child Healthın kurucu üyesidir.
Doğramacı, tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde, çoklu organ yetmezliği nedeniyle öldü.
`İhsan Doğramacı Barış Vakfı`nın ve Erbil Vakfının kurucusudur. Erbil Vakfın mal varlığı 15 bin ABD Doları ve 18 bin 600 YTL olarak belirlendi. Merkezi Ankara olan vakfın kuruluş amacı eğitim, kültür ve sağlık faaliyetlerine destek ve katkıda bulunmak.
“Erbil Türkmenleri Listesi”ni Erbil asıllı olan İhsan Doğramacı, Erbilde kurmuş olduğu İhsan Doğramacı Vakfı aracılığıyla desteklemektedir. Bölgede İhsan Doğramacı Vakfının sağlık, sosyal, eğitim ve kültürel alanda birçok projesi bulunmaktadır. Şu anda Erbilde vakfa ait birçok okulun yanı sıra bir de hastane bulunmaktadır. Bunun yanında yine Erbilde Bilkent Üniversitesinin bir fakültesi kurulmaktadır.
NUR İÇİNDE YAT SEVGİLİ HOCAM =============================== Kaynak:www.okimdir.com/25.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 25.02.2010 Saat: 22:07 (9 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
story_home
 |
SAİD-İ NURSİ KABBALA_DAN FEYZ ALDI MI |
 |
|
|

Acikistihbarat.com adlı internet sitesinde Kabala ve Said-i Nursi ilişkisini konu alan bir yazı yayınlandı. Adem''''den, Nuh aleyhisselama ondan da İbrahim''''e, İbrahim''''den Musa''''ya, Musa''''dan da kardeşi Harun''''a ve Harun''''dan da HAHAM lara aktarılan sihir formüllerinin tümüne verilen isim olan''''''''KABALA'''' ile Said_i Nursi’nin '''' kitapları arasındaki benzerliğe değinilen yazar şöyle diyor; “Sadece Yahudi HAHAM larının bildiği Kabala öğretisi tüm evrenin Yahudi ırkının emrinde olması için devam ettirilmektedir.”
“Yahudi masonları tarafından kurulan İttihat ve Terakki’nin” Said-i Nursi’ye büyük destek verdiklerine değinen yazar Sid-i Nursinin destek alma sebebini ise şöyle anlatıyor; “Yine o dönemlerde İngiliz ve Amerika''''lı ajanlar cephede bir türlü yenilmeyen Türk''''lerin ayakta nasıl hala dimdik kaldığının üzerinde çalışmalar yapıyorlardı. Ve sonuçta aradıklarını buluyorlardı. Aradıkları cevap İSLAMİYET idi..! Eğer İslam dini yozlaştırılıp, yanlış kişiler tarafından yönlendirilirse Türk''''ler İslam dininden bilmeden uzaklaşacak ve böylece cephe düşman tarafından ele geçirilecekti.” İşte acikistihbarat.com’da U***** Günaç ismi ile yayınlanan yazı;
Kuşkusuz başlığı okuduğunuzda her ne görüşü savunuyorsanız savunun aklınızda ''''''''ne alaka'''''''' sorusu belirecektir. Heleki nur cemaatinden olanlar hem küfür edip hemde okuyarak savunma pozisyonunda bana karşı her yönden saldırıya geçeceklerdir. Ben hepsine göğüs gerecek ve cevap verecek güçteyim evvel ALLAH..! Ne diyordu üstat Mehmet Akif.. "Ulusun korkma..! Nasıl böyle bir imanı boğar..?!!" Ben ulumalarından değil İslam''''a gelebilecek zararlardan korkuyorum..! Başlık her şeyi anlatıyor aslında. Ama ben yinede açıklama yapmak istiyorum. Yazı uzun olacak bunu ilk olarak söyleyeyim. Onun için tam okumadan ve anlamadan yorum yapmayın. Bazı saf kardeşlerimizin zamanın en büyük din alimi diye adlandırdıkları ''''''''Bediüzzaman said-i nursi'''''''' nin yapmış olduğu işlerin, sarfetmiş olduğu açıklamalarının, yazdığı risale, külliyat vb. kitaplarının KABALA ile ne kadar benzerlik ve uyum içinde olduğunu anlayacak, ortak olarak seçtikleri kişilerin milliyet ve dinlerinin de ne olduğunu göreceksiniz. Kürtçülük akımını nasıl başlattığınıda en sonunda okuyup Nur cemaatinin ve manevi liderinin nasıl bir insan olduğunu anlayacaksınız. İlk olarak tam anlayabilmeniz için KABALA nın ne olduğunu kısaca özetleyeyim. KABALA NEDİR ? Kabala kelime olarak sihir, büyü anlamlarını ifade etmektedir. Yahudi dili olan İbranice''''de kabalanın özel bir yeri bulunmaktadır. Yahudi''''lerin Tevrat''''tanda çok önem verdikleri kabala bir sihir, büyü kitabının özetidir. Bir takım hesaplar kullanılarak olaylara yön verebilen bir sihirdir KABALA. Yahudi''''lerin inançlarına göre ALLAH (Yehova) H.z Adem ile Havva''''ya bazı sihir ve büyü formülleri vermiştir. Dünya''''ya geldiklerinde bu sihirleri kuşaktan kuşağa anlatmışlar ve silsile yolu ile nesilden nesile bildirmişler. Tabi bu nesil Adem (selam olsun ona) den sonra gelen Peygamber''''lerdir. Adem''''den, Nuh aleyhisselama ondan da İbrahim''''e, İbrahim''''den Musa''''ya, Musa''''dan da kardeşi Harun''''a ve Harun''''dan da HAHAM lara aktarılan sihir formüllerinin tümüne ''''''''KABALA'''''''' diyorlar. Şu anda kabalist bir yapıya sahip İsrail devleti aslında Tevrat değil Kabala''''ya göre yönetilmektedir. Sadece Yahudi HAHAM larının bildiği Kabala öğretisi tüm evrenin Yahudi ırkının emrinde olması için devam ettirilmektedir. Onun için bazı devletleri kabalist bir yapıya büründürmek ve kirli emelleri için araç olarak kullanmak amacındadırlar. O bazı devletler ise nilden fırata kadar olan bölgeyi sınırlayan devletlerdir. Bunun içinde Türkiye''''de vardır. SAİD-İ NURSİ VE TERAKKİ MASONLARININ İŞ BİRLİĞİ İttihat ve Terakki''''nin kurucuları malumunuz üzere Yahudi Masonlarıdır. Büyük Hakan 2.Abdülhamit''''in siyasi iradesine engel olmak için o büyük Hakan''''ı tahtan indirip sürgüne bile yollamışlardır. Sırf modern (!) Siyonizm''''in babası olan Thedor Herzl''''in Amerikalı Yahudi Rotchild''''in direktifiyle İsrail''''in kurulması için Büyük Hakan''''dan para karşılığında toprak isteyipte aldığı ***** cevabı üzerine İttihat ve Terakki Masonları tarafından ''''''''KIZIL SULTAN'''''''' lakabı yaftalanarak Türk Milleti''''ni o büyük sultana karşı kışkırtmışlardır.! İşte bu dönemlerde Rusya''''da esir (mi ?) düşmüştü Said-i Nursi. Esirlikten kurtulup (!) bir yolunu bularak ülkeye dönen Said-i Nursi İttihat ve Terakki''''cilerin çok büyük desteğini bilinmez bir şekilde almıştır. Bu desteği Rusya''''da esir (mi düşmüştü acaba ?) düştüğü için mi yoksa başka bir sebep için mi verdiler bilinmiyor. Yine o dönemlerde İngiliz ve Amerika''''lı ajanlar cephede bir türlü yenilmeyen Türk''''lerin ayakta nasıl hala dimdik kaldığının üzerinde çalışmalar yapıyorlardı. Ve sonuçta aradıklarını buluyorlardı. Aradıkları cevap İSLAMİYET idi..! Eğer İslam dini yozlaştırılıp, yanlış kişiler tarafından yönlendirilirse Türk''''ler İslam dininden bilmeden uzaklaşacak ve böylece cephe düşman tarafından ele geçirilecekti. Bunu başarmanın bir yoluda İslamcı (!) kimlikli birini bulup (İcad edip) önce Milleti''''in gönlünde taht kurdurmak, ona karşı sevgi beslettirmek sonra onu İslamcı olduğu için sürgüne yollamak, sürgünden sonra tekrar Millet''''in önüne sürmek, halkın bu yanlış kişiyi önder diye sahiplenmesini sağlamak ve toplumun onun her dediğine onay vermesini sağlayarak gizlice hem İslam''''ı hemde vatanı parçalara ayırmak düşüncesini ve fikrini buldular. Bizi ancak böyle yenebilirdiler. (Bakınız Recep Tayyip Erdoğan''''ın gelişimi) İşte bu yüzden İttihat ve Terakki''''cilerin desteğini almıştı Said-i Nursi denen şahıs. Ve Türk Milleti''''ni kandırmak ve parçalamak için harekete geçmişti birileri. İslam dininin yozlaştırılması için Yahudi Masonları olan İttihatçılar tarafından kurulan ''''''''Darül-hikmetül islamiye'''''''' yani İslam Akademisi''''nin başlarından biride artık Said-i Nursi idi. İttihatçılar birden bire İslam''''a heveslendiler nedense. Onun içinde Said-i Nursi''''yi buldular.! Şimdi siz değerli okuyucularıma soruyorum.....? Bir Yahudi Mason''''un İslam''''ı gerçek manada yaşatmak için bir akademi kuracağına inanıyormusunuz..? Said-i Nursi''''nin gerçekten Rusya''''da esir düştüğüne inanıyor musunuz...? Her türlü ajan ve hainin arka çıktığı akademinin güvenilir olduğunu sanıyormusunuz...? Bunların sonunda da Said-i Nursi''''ye İslam alimi diyebiliyormusunuz.? İşte size cevap...HAYIR ve ASLA..! Ondan ötürü de benim şahsi kanaatim şudur ki Said-i Nursi Mason''''lar tarafından desteklenmiştir. Ne İslam ile nede vatan ile alakası yoktur. Kürtleri kışkırtmak için kullanılan maşadan başka bir şey değildir.! KABALA''''DAN İLHAM ALAN NURCULUK VE SAİD-İ NURSİ Nur cemaati ve okulları kendi içlerinde ''''''''CİFR'''''''' ilmine çok önem verirler. Bir takım ''''''''Ebced'''''''' hesapları ile geleceği tahmin etmeye uğraşmaktadırlar. Gizli bir ilim olan ''''''''cifr ve ebced'''''''' hesapları KABALA ile aynı oranda benzerlik teşkil etmektedir. Çünkü KABALA''''da da bir takım hesaplar ve formüller kullanılarak gelecek tahmin edilmek istenmektedir ve bazı ileriye dönük çalışmalara zemin hazırlanmak istenmektedir.. Bilindiği gibi Said-i Nursi de yazdıkları risalelerde, külliyatlarda, lemalarda bu hesapları kullanarak bir takım tahminlerde bulunmuştur. Ve günümüzde olan bu ''''''''İBRAHİMİ DİNLER'''''''' masalının zeminini ta o zamanlar hazırlamıştır. Cemaat içindeki okullarda öğrencilerin beyinlerine Said-i Nursi''''nin yazmış olduğu Risalelerin, Külliyatların, Lemaların kaynağının ALLAH olduğunu ve ALLAH'''' tarafından Said-i Nursi''''ye gelen ''''''''İLHAM'''''''' ile yazılmış olduğunu aşılamaktadırlar. Yani yüce ALLAH tövbe büyük RAB''''bimden ayet ayet bu paçavraları Said- i Nursi''''ye indirmiş ve yazdırmıştır. Aynı ''''''''KABALA'''''''' daki bir takım hesapların ve sihirlerin ALLAH''''tan peygamberlere, peygamberlerden de sil sile ile HAHAM''''lara inmesi gibi. Benzerliğe bakın..! Durun daha bitmedi.. Sihirbaz Said-i Nursi hapisteyken mürtileriyle bile konuşabiliyormuş.! O yıllarda hapise atılan Said-i Nursi yine bir takım sihir ve büyüler kullanarak geceleri kaldığı hapishaneden esrarengiz bir şekilde UÇUP belirli müritleriyle bir evde toplantılar yapıyor, gece boyunca konuşabiliyor, sabaha yakında kaldığı hapise tekrar aynı şekilde esrarengiz bir şekilde geri dönebiliyormuş. Hep KABALA öğretilerinin tesiridir bunlar. Esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmalar, direk aracısız (Cebrail a.s. bile yok) ALLAH'''' c.c.tan alınan ilhamlar, bir takım gizli büyüler hesaplar ''''''''cifr ve ebced'''''''' gibi hepsi KABALA da mevcuttur. Hatta Nur cemaatinin Said-i Nursi''''den sonraki manevi lideri olan Fettullah Gülen 31 ocak 1986 tarihinde İzmir İl nüfus müdürlüğüne başvurarak, 3881 kayıt numaralı kimliğindeki ismini ''''''''FETULLAH''''''''tan ''''''''FETHULLAH'''''''' a çevirmiştir. Bu ''''''''H'''''''' harfindeki değişiklik bazılarına göre (bize göre yani) ''''''''ebced'''''''' hesabına uydurarak ileriki zaman dilimlerinde kendinin İSLAM önderi olacağının inanılması içindir, bazılarına göre ise (nur cemaati) Said-i Nursi''''nin siirtteki hocası ''''''''MOLLA FETHULLAH''''''''ın ismini almak istediği için yapılmıştır. İşte size yine KABALA ile aynı oranda benzerlik teşkil eden olay. Sihir ve büyü hesapları kullanılarak kendini ''''''''YÜCELTME'''''''' çalışmaları..! Bir başka benzerlik ise Nur cemaati okullarında mevcuttur. Yahudi doktrininin (KABALA) öğretildiği gelenekçi okullardaki öğretmenlere ''''''''SOFERİM'''''''' yani ''''''''YAZICILAR'''''''' denilmektedir. Bu okullarda yazılı Tora ve Sözlü (vahiy edilmiş ama yazılmamış !) Tora vardır. Soferimlerin görevi, vahiy edilenleri açıklamak ve bunun toplumlar ile fertleri tarafından öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlamaktır. Nur cemaati içinde de Said-i Nursi''''nin ''''''''Risale-i Nur Külliyat''''''''ını aslından (yani Latin harfleriyle basılmamış haliyle) okuyan, açıklayan, topluma ve fertlere öğretenlerede ''''''''YAZICILAR'''''''' denilmektedir. Hem KABALA''''da, hemde Nur Cemaati içinde aynı şey...! ''''''''YAZICILAR'''''''' Bu sizce tesadüf, rastlantı olabilirmi..? Bence asla, kat''''a, imkansız...! Böyle tesadüf o-la-maz..! SAİD-İ NURSİ''''YE AÇIK DESTEK VEREN YAHUDİLER Bediüzzaman sempozyumuna katılan Yahudi...! ''''''''Dindar, fakat antisiyonist bir Yahudi''''yim'''''''' diyen Central Connecticut Üniversitesi öğretim üyesi olan Profesör Norton Merzinsky sunduğu bir açıklamada Said-i Nursi''''nin yazdığı Risalelerin diğer dini kitaplardan ayrılan üç özelliği olduğunu söylüyor. Barışa sık sık atıfta bulunması, kendisi gibi düşünmemeye anlayış ve Müslüman-Yahudi ilişkilerine bakışta tek bir tarafı haklı çıkarır bir tutum sergilememesi ! Said-i Nursi''''nin Yahudi''''lerinde hak ve hukukunun bulunduğunu yazması, Kudüs ve çevresinin Yahudi''''ler için kutsal olduğundan bahsetmesi Yahudi Profesör Norton Merzinsky''''i çok şaşırtmış.! Said-i Nursi''''ye destek çıkan bir diğer Yahudi Profesör Yehezkel Landau''''nun 2004 yılındaki bir konferansta sunduğu açıklamanın konusu; Yahudi geleneği ve Said-i Nursi''''ydi. 1978 yılında vatandaşı olduğu Amerika''''yı terk edip İsrail''''e yerleşen, 1980 yıllarında dindar bir Siyonist hareket olan Netivot Salom''''da idarecilik yapan, 1981-2003 yılları arasında İsrail''''in Ramle şehrinde Arap ve Yahudi birlikteliğini hedefleyen ''''''''Açık ev'''''''' merkezini kuran, Profesör Yehezkel Landau zaman gazetesinden Nuriye Akman''''ın sorularına şöyle cevaplar veriyordu...; "Nursi''''nin hayatı ve eserleri bazı Yahudi düşünürleriyle benzerlikler gösteriyor. 19.yüzyıldan itibaren bazı hahamlar Yahudi''''lere bilimsel çalışmalar (KABALA) ile modern dünya arasında bağlantı kurma konusunda yardım etmeye çalıştı. Tel Aviv yakınlarında dini ilimler ve seküler bilimleri birleştiren Barilan isimli harika bir üniversitemiz var. Yine New York''''ta Yashiva isminde bir üniversite daha var. Ben Said-i Nursi''''nin fen ve din ilimlerini birlikte öğretmek üzere doğu anadoluda kurulmasını planladığı üniversite ( Medresetüzzehra ) fikrini duyduğumda Barilan üniversitesinin Türkiye versiyonunu kurmak istemiş diye düşündüm. Bence Said-i Nursi devlet sistemi olarak tamamen seküler Atatürk modeli ve İmamlarca yönetilen İran modeli arasında bir sentez istedi. İsrail''''de bunu yapmaya, tamamen seküler olmayan parlementosunda dini partilerinde yer aldığı, hahamların en yüksek yetkiye sahip olmadığı bir Yahudi devleti kurmaya çalışıyor. İsrail''''de sivil mahkemeler, anayasa mahkemesi ve kişilerin özel statüleriyle ilgili konulara bakan hahamlarca yönetilen dini mahkemeler var. Bana göre sosyal sahada dini özel bir meta yapmak yeterli değildir. İnanıyorum ki Siad-i Nursi içinde yeterli değildi." (31 ekim 2004) Kabalacı Said-i Nursi''''ye ilgi duyan sadece dış devletlerdeki Yahudi''''ler değildir. Ülke içindeki Sabatayistlerde bu adama ilgi duymuşlardır. Nur cemaatine yakın olan ''''''''Matbuat'''''''' dergisinin, sabatayist olduğunu saklamayan ve ''''''''Evet ben selanikliyim'''''''' kitabını yazan Ilgaz Zorlu''''yla yaptığı bir röportajdan kısa bir bölüm aktarmak istiyorum. "Soru : Kabalizm sizin için çok önemli bir nokta. Peki Bediüzzaman''''ın ebced hesabıyla ilgili çalışmalarını biliyormusunuz ? Cevap : Evet biliyorum ve o konuya girmeyeceğim. Enteresan ifadeleri var. Bence Said-i Nursi yazmak istediği şeylerin çoğunu yazmamış bir insan. Özellikle cifr konusunda bir hayli bilgisi var. Bunu açık bir şekilde yazmamış bu çok önemli. Soru : Bediüzzaman''''ın eserlerinin sizde ne gibi bir tesiri oldu ? Cevap : En çok ilgimi çeken ''''''''Tabiat Risalesi''''''''. Dinsizlik ve materyalizm karşısında bu insan çok sağlam delillerle bu kitabı atıyor ortaya ve ben onun vermiş olduğu örnekleri kendi dini tartışmalarımda kullanıyorum.Diyorum ki Bediüzzaman Said-i Nursi''''de böyle söylüyor. Ve ben bundan hicap duymuyorum. Niye duyayım ? Çünkü oda aynı yolda gidiyor. Din olarak Yahudi''''liği seviyorum. Yahudi''''lik üzerine çok araştırma yapıyorum ama bu benim Bediüzzaman''''ı araştırmayacağım anlamına gelmez. Eminimki Bediüzzaman Said-i Nursi yaşasaydı ondan öğreneceğim çok şey olurdu." İşte sizlerde okudunuz sevgili okurlar. Kabala nasılda Said-i Nursi''''yi, Fettullah Gülen''''i etkisi altına almış. Yaptıkları her hareket, her söz, her laf Kabala ya göreymiş.Bunu açıkça okuduk ve öğrendik. Son söz... KÜRT KIŞKIRTICISI, SİHİRBAZ SAİD-İ NURSİ DİN ALİMİ DEĞİLDİR Eser Adı İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi Yahut Divan-i Harb-i Örfi ve Said- i Kürd-i Yazar Adı Said-i Nursi Kürdi Tarih ve yer 1909, İstanbul, Vezir Han, İkbal-i Millet Matbaası Saidi Nursi olarak bildiğimiz zat, söz konusu eserinde, kendisinin "Said-i Kürd-i", yani "Kürt Said" olduğunu onaylamakta, ayrıca kendisini "Bediüzzaman" diye takdim etmektedir. Kitab toplam 48 sayfadır ve kitabın "hatime" kısmında Saidi Kürdi şu satırları yazmaktadır: "******larıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (natamam) kalır. Ey Asuriler ve Keyanilerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir." Ayrıca Saidi Nursi Kürdi şöyle söylemektedir: "Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriate dayanmış olan, hürriyet sultanı, yüksek sesle sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hü***** için, fen, sanat ve silah başına, ileri arş." Saidi Nursi Kürdi; "Kürt milliyetçiliği" çatısı altında Kürtleri birleştirmek gayesi gütmekte, 1909 tarihli eserinde Kürtçülük propagandası yapmakta, yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Kürtleri -Kürtçülük söylemleri ile- kışkırtmaya çalışmaktadır. Kısacası Saidi Nursi Kürdi''''nin gerçek niyeti, Türklerin bölgede egemen olmalarını istemeyen İngilizlerin istekleriyle birebir örtüşmektedir. Gerçek gayesi, geri kalmış Kürtleri kalındırmak/bilinçlendirmek olsa idi, "fen ve sanat başına" demekle yetinirdi. Ancak "SİLAH BAŞINA" diyebilecek kadar pervasızdır. Üstelik aynı satırlardan, kendisinin emperyalist güçlere karşı hareket ettiği sonucunu çıkaranlar, şunu görmelidirler: Saidi Nursi Kürdi''''nin söylemleri doğrudan doğruya Kürtlere yöneliktir; muhatap sadece ve sadece Kürtlerdir. Ve de kendisi İngilizlerin icad ettiği şeriat sevdalısıdır. Gerçek İslam şeriatinden fersah fersah uzaktadır. Evet, Saidi Nursi Kürdi Kürtçüdür, ne var ki kendisini gizlemek için müslümanlık/ümmetçilik örtüsüne bürünmektedir. Saidi Nursi Kürdi, Türk müridlerinden evlenip "dinsiz evlatlar yetiştirmemeleri"ni isterken, habire çoğalan ve nüfusu gün geçtikçe - hızla- artan Kürtleri engellemek gereği dahi duymamaktadır. Evet, Saidi Nursi Kürdi bölücüdür; onun müridleri de, gerçekleri görmekten aciz vatan hainleridir. Bunlar, Siyonizm''''in istekleri doğrultusunda ayaklanan Şeyh Said''''den hiçbir farkı olmayan Saidi Nursi Kürdi''''nin ardına takılmış, *****huriyet ve Laiklik karşıtı ikiyüzlü Müslüman görünen ama Müslümanlıkla alakası olmayanlardır! Kendi ırkçılıklarını gerçek milliyetçilere yamamaktan ise asla geri durmazlar. Kürtçülüğe/Kürdistan''''a hizmet eden bu vatan düşmanları, bizleri "sahte milliyetçi/ırkçı" olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, "Ne Mutlu Türk Doğana" değil, "Ne Mutlu Türküm Diyene" demiştir; yani ırkçılığı değil, aynı dili konuşan insanların bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan bir milleti işaret etmiştir. İşte, bizim milliyetçiliğimiz bu çizgidedir, yurtseverliktir. MİLLET; ırk/din birliği değil, AYNI DİLİ KONUŞAN insanların bir araya gelmelerinden oluşur ve "Türküm" diyen Türk''''tür. Bu, asla ve kat''''a, ırkçılık değildir. Asıl ırkçı/şoven olan, Saidi Nursî Kürdi''''nin ta kendisi ve onun nurcu müridleridir. Fethullah Gülen Hocaefendi de, Saidi Nursi Kürdi çizgisinde yürüyen bir Kürtçüdür. Yakın gelecekte Saidi Nursi Kürdi''''yi elinin tersiyle silip atacak ve Kürtçülüğünün rengini/örtüsünü değiştirecektir; ancak asıl amacından hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Yani SİYONİZM''''in İslam yeşiline boyanmış Din Devleti rücusundan..! İşte, Türk Milletine asıl zararı verenler/verecek olanlar gerçek İslam Şeriatini isteyenler değil, Siyonist Süfyani düşünceye sahip bu kişilerdir. Çünkü bunlar, içimizde barındırdığımız komşularımız, yakınlarımızdır. Çünkü bunlar, ikiyüzlü/takiyyeci vatan düşmanlarıdır. Çünkü bunlar sahte müslümanlardır. Mustafa Kemal Atatürk''''ün bizlere işaret ettiği yurtsever bazlı milliyetçiliğimizi, ırkçılıkmış gibi gösterip, gençliğimizi/ milletimizi fırkalara ayıran bu zihniyete karşı akıllı hareket etmek sorumluluğundayız. Ve unutmamalıyız ki, bizler, Enver Paşa''''nın maceraperestliğindeki ahmaklar gibi değil, Mustafa Kemal Atatürk''''ün ufkun da ötesini görebilmeyi hedef kılan/edinen kişiler olarak düşünebilmeliyiz. Tüm gelişmelere bu yönde bakabilmeli, geniş yelpazede analizler üretmeli ve buna göre stratejiler belirlemeliyiz. Sağın ve solun fırkalaşmış/parçalanmış gençleri değil, milliyetimizin atası Atatürk''''ün refere ettiği ÖNCÜ/İLERİCİ insanlar olduğumuzu artık idrak etmeliyiz. Evet, bizler Farklıyız, ancak Fırka/tefrika değiliz! Ne sağda, ne solda, her daim ÖNDE/İLERİDE yürümeliyiz. Hepiniz bir ve var olan ALLAH''''a emanet olun.. Odatv.com GÖNDEREN:CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 22:04 (8 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
SALDIRAY BERK NEDEN HEDEF ALINDI |
 |
|
|

Ergenekon Operasyonu’nda evleri basılanların, gözaltına alınanların ve tutuklananların hemen hepsinin ortak bir özelliği vardı. Türkiye’nin Atlantik ekseninden kopmasını, NATO’dan çıkmasını, AB üyelik hedefinden vazgeçmesini ve IMF ile olan ilişkisini bitirmesini istiyorlardı. Bu isimlere göre Türkiye, Avrasya ekseninde, Çin, Rusya, İran ve Orta Asya’daki Türkî *****huriyetlerle yeni bir ittifak kurmalıydı. Örneğin eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, bu isteğini yüksek sesle ifade etmişti. Örneğin Şener Eruygur ADD’nin başına geçtikten sonra bu eksen kaymasını savunmaya başlamıştı. Örneğin Erol Manisalı bütün bir entelektüel mesaisini bu hedefe yönelik olarak harcayan bir akademisyendi. Örneğin Doğu Perinçek çok uzunca bir süredir “Avrasya Seçeneği”ni savunuyordu. Operasyonun bulaştığı Yalçın Küçük ya da Merdan Yanardağ gibi isimler ise, zaten dünya görüşleri olan sosyalizm nedeniyle, NATO, ABD ve emperyalizm karşıtıydılar, dolayısıyla onlar da içerde ve dışarıda bir eksen kaymasından yanaydılar. Üstelik *****huriyet Mitingleri Türkiye’nin Atlantik ekseninden çıkmasını isteyen güçlerin, hızla kitleselleşebileceğini de gösteriyordu. Mitinglerdeki yüz binler, hep bir ağızdan “ne ABD ne AB, Tam Bağımsız Türkiye” sloganını atıyorlardı. İşte bu noktada dışarıdaki ve içerideki Atlantikçi güçler, hem Türkiye’nin emperyalist planlar doğrultusunda dönüştürülmesine karşı durabileceklerini hem de bir eksen kaymasına neden olabileceklerini düşündükleri hedeflere yönelik bir tasfiye operasyonuna giriştiler. Birinci *****huriyetin yıkılıp ikincisinin kurulması için bu güçlerin engel olmaktan çıkarılması gerekiyordu. Bu söylediklerimiz ışığında “neden 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk hedef tahtasında” sorusunu sorabiliriz. Öncelikle komutanlığı Erzincan''da bulunan 3.Ordu’nun geçmişte Sovyetler Birliği’ne karşı kurulduğunu, şimdi ise Gürcistan ve Ermenistan sınırlarını koruduğunu bilmemiz gerekiyor; ABD’nin her daim yakından ilgilendiğini ve önemsediğini tahmin edebiliriz. 3.Ordu’nun şimdiki komutanı Saldıray Berk ise biyografisinden anlaşıldığı kadarıyla, 2.Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Özel’le birlikte, NATO’da görev yapmamış iki komutandan biridir. Berk, NATO’da görev yapmadığı gibi, yine biyografisine bakıldığında görülebileceği üzere, Moskova Kara Ataşeliği ve Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşeliği görevlerinde de bulunmuştur. Ayrıca Berk, TSK bünyesindeki Rusça bilen az sayıda isimlerden biridir. Saldıray Berk, cemaate yönelik Erzincan’daki soruşturma bağlamında hedef tahtasına yerleştirilmiş olabilir ama tek neden bu olmamalıdır; Berk NATO’cu değildir ve biyografisinden ve hakkında yazılanlardan Avrasyacı fikriyata yakın Kemalist bir paşa olduğu sonucuna varılmaktadır. Türkiye’nin Rusya’ya en yakın sınırlarını Rusya düşmanı ve NATO’cu olmayan bir paşa tarafından komuta edilen bir ordunun savunmasına ABD’nin sessiz kalması söz konusu olamaz. Bunlar göz önüne alındığında, Atlantikçi güçlerin ve onların içerideki işbirlikçilerinin Berk’i hedef seçmiş olmalarında şaşırtıcı bir yan bulunmamaktadır. Hakan UTKAN Odatv.com GÖNDEREN.CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 22:00 (10 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
AÇILIM |
 |
|
|

Ses sanatçılarımız Kürt Açılımı konusunda düşüncelerini
açıklamak için Başbakan Erdoğan ile buluştu. Hepsi akan kanın bir an önce
durması için, ellerinden ne geliyorsa yapacakları sözünü verdi. Ne güzel! Ancak
hemen kolları sıvamadan önce Hüseyin Subaşaki’yi tanımaları şart. Çünkü Şehid
Subaşaki’nin yaşadıkları öğrenilmeden Kürt Açılımı yapılamaz…
Yıl:
1909. İttihat ve Terakki mensubu Edirne mebusu Haşim Bey, Ağustos ayında
Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile
Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türk’ün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet
erkânına gönderdi. Mesajı açıktı; “Girit elden gidiyor!” Osmanlı Devleti
ise, dört büyük ülkeye güvenip, “açılım” yaparak sorunu çözeceğini umuyordu.
Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı… Kafanız fazla karışmasın; en
iyisi olayları baştan yazalım…
Arap kökenli
Kazancakis
Osmanlı Ordusu, Akdeniz’in en büyük adalarından olan
Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venedikliler’den aldı. Adanın
Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlar’da
“şenlendirme” adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı. Fakat
zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin
evlenme yasağını kaldırdı. Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumlar’ın da din
değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı.
Anımsatmalıyım: İhtida eden Rumlar’ın bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya
egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı. Bu
gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis
(1883-1957) idi. “El Greco’ya Mektuplar” eserinde Arap soyundan (Abadyotlar’dan)
geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco (1541-1614) da
Giritliydi. Neyse… 1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler hemen
hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın
“Giritçe” dediği dildi. Bu dil Rumca’ya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı
idaresinin Türkçe’ye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk
dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.
Et ve tırnak gibi
Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde
akrabalık sayısı arttı. “Et ve tırnak gibi” oldular. Ancak ne zaman Osmanlı
ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak
verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü. 1768’de
Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis
Daskoloyanis liderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı. Osmanlı isyanı
bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır “et ve tırnak”
gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı. Ne yazık ki
yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman
edecekti. Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle,
siyasi, sosyal ve ekonomisi alt üst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni
ittifaklar oluşturuluyordu. Bu nedenle 1821’de Mora yarımadasında başlayıp
Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi
kültürel yanı da vardı; Rönesans’la birlikte Batı’da antik Yunan hayranlığı
başladı. Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını;
Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı. Can
güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumların
şiddeti her geçen gün artırdı. Osmanlı, Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan
yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için
eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı. İsyanın
bastırılması ve Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’e tekrar hakim olma ihtimali,
İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlı’dan
Yunanlılara, Sırbıstan ve Romanya’da olduğu gibi “prenslik” vermesini
istedi. Avrupa’da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam
Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek
çıktı. Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus
donanmaları Mora’daki Navarin Limanı’ndaki 57 Türk gemisini batırıp, sekiz bin
Mehmetçik’i şehit etti.
Avrupa Konseyi
Osmanlı şaşkındı; ne
yapacağını bilemedi. Çünkü Yeniçeri Ocağı’nı daha yeni tasfiye edip Asakir-i
Mansure Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü
yoktu. Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve
kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora yarımadasında
“Yunan Prensliği” kurulmasını kabul etti. Aradan çok geçmedi. Rusya’da
Osmanlı’ya saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın
ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu. Buradan ne
karar çıktı dersiniz; Yunanistan’ın bağımsızlığı! Enosis (birleşme) için ilk
adım atılmış oldu. Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek
için hemen ayaklandı. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da
gerekli desteği bulamadı. Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlı’yı
nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değildi. Öyle ki, Osmanlı, İngiliz
ve Fransızların “Avrupa Konseyi”ne alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı. Ruslar
da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da
Rusların bu hülyasıydı… Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi
hak elde ettiler. Nasıl mı?
Açılımın birinci aşaması: Genel af
çıkarıldı
Ruslar dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak
için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile
evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i
Yunanlılara verecekti! Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik
milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı. 16
Ağustos 1866’da Selino Kazası’ndaki Müslümanları kadın çocuk demeden
öldürdüler. Osmanlı Ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken
devreye İngiltere ve Fransa girdi. Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara
verilemezdi ancak Osmanlı da “Girit Açılımı” yapmalıydı. Nasıl olacaktı bu
açılım? İlk şart; askeri harekât hemen durdurulmalıydı. Ayrıca silah
bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı. Tanıdık geliyor mu? Devam
edelim: Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı. İdari
reformlar da yapılmalıydı; Padişah’ın atayacağı valinin biri Türk diğeri Rum iki
yardımcısı olmalıydı. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu;
kaldırılmalıydı. Osmanlı açılımı kabul etti. Türkler rahatladı; köy ve
mezralarına döndü. Müslümanlar, “bu açılım ne kadar güzelmiş” demeye
başladı.
Açılımın ikinci aşaması: Jandarma yeniden
düzenlendi
Osmanlı’nın 1878’de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir
ayaklanmaya neden oldu. Olan köylerine dönen “açılım kurbanı” Türklere oldu;
evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular. Osmanlı Ordusu yine
isyancıların peşine düştü. Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların
bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar
tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı. 25 Ekim 1878’deki bu Halepa
Sözleşmesi’ Açılımı şöyle olacaktı: Girit Valisi sadece Müslümanlardan
seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı. Vilayet genel meclisinde Rumlar
(49/31) çoğunlukta olacaktı. Hıristiyan Kaymakamlar Müslüman Kaymakamlardan
sayıca fazla olacaktı. Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak
resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti. Ve en önemlisi
asayişi sağlayan Jandarma, yerli halktan seçilecekti.
Osmanlı bu açılama
da “evet” dedi. Yeter ki kardeş kanı dursun diyordu. Fotyadi Paşa, Sava Paşa,
Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girit’e
vali atadı. Diyeceksiniz “artık bu açılım adaya sükûnet
getirmiştir!” Hayır…
Açılımın üçüncü aşaması: Avrupa’ya müdahale
hakkı
1885, 1888’de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu. Fakat
en büyük isyan 1896’da oldu. Artık taraflardan biri asker değildi; Ağri’de,
Kalives’te, Resmo’da, Hanya’da vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular
birbirine silah sıkmaya başladı. Girit yanıyordu. Tabii yine beklenen
oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş
amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler. Ve Osmanlı’ya yine, yeni bir
sözleşme/açılım dayattılar. Girit valisi kesinlikle Hıristiyan
olacaktı; Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batı’dan silah ve asker
yardımı isteyebilecekti; Hemen genel af ilan edilecekti; Memurların üçte
biri Hıristiyan olacaktı; Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu
hazırlayacaktı. Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi. Başkent İstanbul’un
Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü.
Ancak 25 Ağustos 1896
Nizamnamesi/ açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı. Elleri silahlı Rumlar
artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye
başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu
Selim Ağa’nın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu
Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk
öldürüldü. Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra,
hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik
edildi. Türkler korunaksızdı. Girit’in Hıristiyan valisi, kasten
Osmanlı’dan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini
istiyordu. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu. Tek tek öldürmeler kısa
zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika,
Lisinsi, Mulina, İskalavos, Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri
yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü. Türkler adadan kaçış yolu
arıyordu artık. Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı
bekliyordu. Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlı’nın Girit’e asker
çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Han’dan yardım
istedi! Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı
kapalıydı. Sonunda Osmanlı, 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş açtı.
Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan Ordusu’nu perişan etti. Türk
Ordusu Atina’ya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin
baskısıyla II. Abdulhamid Türk Ordusu’nu durdurdu. Yapılan barış
görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını
bile alamadı. Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti…
Açılımın
dördüncü aşaması: Otonom ilan edildi
Diyeceksiniz ki, Osmanlı
Ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne
gezer! En acıklısı Girit’te yaşandı. “Türkler, Rumları kesecek” iddiasıyla
Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı.
Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı! O halde Girit’te Türk askerine
gerek var mıydı? Diyorlardı ki, “Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha
ayaklanmazdı!” Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de
söyleniyor… Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri 1898’de Girit’ten
çekildi. Ada otonom ilan edildi. Girit’in kaderi, Avrupalılara bırakıldı.
Avrupalılar, Rumlar’ın ve Türkler’in can ve mal güvenliklerini garanti altına
aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı. Girit’e böylece barış gelecekti.
Harika! Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme
hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük
devletler o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı.
Ne oldu dersiniz; Osmanlı’nın karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi
yapıldı. Kısa bir süre sonra Dört Devlet adadan çekildi. Ve Rumlar hemen
adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı
adanın üzerinde? Osmanlı büyük bir diploması başarısıyla (!) bayrağı
indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini
çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen “Girit” adlı tiyatro oyununu sansürledi.
Şaka gibi…
Ve sonuç: Toprak kaybı Osmanlı, Avrupalı dört
devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve açılım masallarına hep
inandı. Bunun karşılığında Girit’i kaybetti. Bu da şöyle oldu: 1910’da
Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Anadolu’nun bir çok yerinde
mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker müracaatında
bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı;
Osmanlı konuyu Lahey Hakem Mahkemesi’ne götürmek istedi vs.vs. Bunların pek
yaptırımı olmadı. Girit onca açılıma rağmen 1913’te Osmanlı’nın elinden kuş
olup uçtu, gitti! Giden toprağın yüzölçümü 8.336 km2 idi; yani Güneydoğu
Anadolu’dan (ki yüzölçümü 7.871 km2’dir) büyüktü. Yani… Yanisi şu:
“Açılım” sözünü duyduğunuzda hemen Osmanlı’daki açılımların sonuçlarını
anımsamalısınız. Ders çıkarmalısınız. Girit sadece bir örnektir, Unutmayınız
ki, Osmanlı topraklarının çoğunu diplomasi oyunlarıyla kaybetti.
Soner
Yalçın Odatv.com GÖNDEREN:CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 21:55 (8 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
İKİ DOSYA |
 |
|
|

Vatan yazarı Necati Doğru, Deniz Feneri dosyasının Almanya’dan getirilmesindeki ağırlıkla, Erzurum’daki İlhan Cihaner dosyasının İstanbul’a gelişindeki sürat arasındaki çelişkiyi yazdı. İşte “ Fener Dosyası: Kaplumbağa! Başsavcı Dosyası: Süpersonik uçak!” başlıklı o yazı: İki dosya arasında “bu kadar hız farkının” doğmuş olması; “Ordu darbe yapacak-yargı iktidar partisini kapatacak, yine mağduru kaşıyıp yine iktidarda kalacağız” küflü sopasına sarılanların hukukla nasıl oynadıklarının göstergesi sayılır. Çok fena benzerlik! İkisi de dosya. İkisi de adalet arıyor. İkisi de gidiyor gidiyor iktidara yakın cemaatlere, tarikat tipi örgütlenmelere dayanıyor. Fener Dosyası: Almanya’da oluştu. Başsavcı Dosyası: Erzurum’da gelişti. Almanya ile Ankara’nın uzaklığı, Erzurum ile İstanbul’un uzaklığından daha yakın. Otomobille de yakın, uçakla, trenle de yakın, yürüyerek gitsen de yakın. Fener Dosyası: Almanya’dan 170 günde geldi. Başsavcı Dosyası: Sadece 5 saat içinde ulaştı. ***
Müslümanın, Müslümanlığı alet ederek ve fakire-muhtaca-*****araya dağıtmak üzere toplanmış paraları, “merhamet soygunculuğu yaparak” kişisel servetine aktaranların Almanya’daki ayağı yakalanmış, yargılanmış, mahkûm olmuşlar, sıra “Deniz Feneri Soygunu’nun Türkiye ayağına” gelmişti. Dosya Türkiye’ye gelecek. Türk adaleti hızlanacak. Fener Dosyası soygununun Türkiye ayağında yer aldığı iddia edilen iktidara yakın kişiler de sorgulanacak, yargılanacak “adalet yerini” Türkiye’de de bulacaktı. Fakat dosya gelmiyordu. Gelemiyordu. 100 gün geçti gelemedi. 110 gün geçti gelemedi. 150 gün geçti. Yine gelemedi. Dışarıdan suç dosyaları isteme görevi olan Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’ne bağlı teşkilatın bir Genel Müdürü, 3 Genel Müdür Yardımcısı, 4 Daire Başkanı, 30 tetkik hakimi, 5 şube müdürlüğü, gelen evrak-giden evrak, mütercimler, telefonlar, masalar, sandalyeler, dolaplar, bilgisayarlar, internet bağlantıları, müstahdemler, sekreterler, çaycılar, getir-götürcüler, toplam 124 çalışanı bulunmasına rağmen Almanya’dan Deniz Feneri Dosyası ancak 170 günde gelebilmişti. ***
Dosyanın içinde taşıdığı bilgi, belge, suçlama, iddianameler; cemaatlere, yandaşlara, bakanların arkadaşlarına “Suçlu ayağa kalk” diyorsa dosyanın ulaşma hızı kaplumağalaşıyor. 170 günde geliyor. Dosyanın içinde taşıdığı iddialar, kanıtlar, belgeler; 4-6 yaş arasındaki çocuklara yasadışı bir şekilde dini eğitim veren cemaatlerin üstüne giden ve cemaat mensubu bazı işadamlarının bazı bakanlarla ihale kapma konuşmaları yaptığını teknik takiple belgelemiş birinci sınıf başsavcının burnunu sürtmeyi ve korkutmayı kapsıyorsa dosyanın ulaşma hızı bu kez süpersonikleşiyor. 5 saat içinde geliyor. Dosyalar arasındaki hız, unutkanlık da yaratıyor. Son haberi duydunuz mu kim neyi unuttu: Almanya’dan 170 günde gelen ve Ankara’ya geleli ise 355 gününü dolduran dosya üzerinde çalışan 3 savcının sorgulaması sırasında; Almanya’daki Deniz Feneri ile Türkiye’deki Deniz Feneri bağını gösteren siparişlerin tedarikçisi şirketin sahibi T.İ, “Bu siparişleri size kim verdi? Zahid Akman ve Zekeriya Karaman’ı tanıyor musunuz?” sorularına “Bir süre önce hafızamı kaybettim, malların nereye teslim edildiğini unuttum” cevabını verdi. Dosya arasındaki hız! Vız... Vız... Vız! Odatv.com GÖNDEREN.CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 21:51 (10 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
CEMAAT |
 |
|
|

Adlarına gerek yok... Türkiye''nin konuştuğu-tartıştığı davalara bakan savcılar çok genç değil mi?Çoğunuz bilirsiniz; görmüşsünüzdür, hakimler, savcılar ak saçlı, tonton amcalar değil miydi? Mahkemeye gitmediyseniz Yeşilçam filmlerindeki yaşlı tonton hakimleri, savcıları anımsayınız. Peki... Ne oldu da bugün TV’de, gazetelerde gördüğümüz savcılar bu kadar genç? Ve bu kadar genç savcılar bu kadar önemli makamlara nasıl çabuk gelmişler? Evet, ne oldu da bu kadar genç savcılar Türkiye''nin gündemindeki tüm soruşturmaları, davaları yürütür oldular? Bu kadar ağır yükümlülüklerin altına neden bu genç savcılar sokuldu? Yanıtı zor sorular mı bunlar? Bilemeyiz. Bildiğimiz şudur: Bu soruların yanıtlarını bulmalıyız. Bu soruların yanıtlarını bulamazsak Türkiye''nin konuştuğu soruşturmaları-davaları doğru değerlendiremeyiz. Savcıların yaşlarıyla, aldıkları ağır sorumlulukların birbiriyle ilgisini kavrayamazsak meseleleri analiz edemeyiz. Gelin şimdi olayın bir başka yönüne bakalım...
Rahmetli Bülent Ecevit, cemaat okullarına hep destek çıktı. "Okul açmanın kime zararı olur; okusun öğrensin çocuklar" dedi hep. Cemaat, Ecevit''i bile etkileyecek bu psikolojiyle kamuoyunun önüne çıktı sürekli: "Ne var sanki yoksul çocuklar bu okullarda okusa, bizim yurtlarımızda kalsa, kime zararı var?" İşte olayın özü budur. Bu çocuklar bu okullarda okudu, bu yurtlarda kaldı. Hepsi de çok "başarılı" oldu! Genç yaşta en kritik makamlara getirildi. Şimdi bu "başarılı" çocukların neler yaptığını tüm Türkiye görüyor. Şimdi daha iyi anlaşılıyor; cemaat okullardan çıkan çocukların neden hep mülki yöneticiliği, hukuku ve emniyeti seçtikleri. Tek giremedikleri yer neresiydi: TSK.Onun da başına neler getirilmeye çalışıldığını artık herkes görüyor. O kadar akıllı hareket ediyorlar ki; TSK suçlarını sivil mahkemelere taşımak istediler. İstediler ki bu genç savcılar TSK''yı dize getirsin. Tasfiye; bu genç hukukçuların hazırladıkları dosyalarla gerçekleşsin? Sadece bu mu? Hiç kimse düşünmez mi ki; bir cemaatin, medyaya bu kadar hakim olmak istemesinin sebebi nedir? Yoksul çocukları okutan bir cemaat, neden medyada da güç sahibi olmak ister? Peki, niye emniyeti ele geçirmek ister? Salt amaç yoksul çocukları okutmak değil o zaman. Peki ne? Ne olduğu açık değil mi? Bugün Türkiye genç emniyetçiler ile genç hukukçuların el ele verip yaptıklarını dehşet içinde izliyor. Amaç ne? Yazmaya gerek var mı; bur stratejileri hala anlaşılmıyor mu? Biliyoruz ki, birileri görmek istemiyor. Bu nedenle bugün medya, Erzincan-Erzurum-Ankara-İstanbul arasındaki hukuk skandalının ayrıntısında boğuluyor. Kimin görev alanı nedir gibi kafa karıştırıcı detaylar üzerinde duruluyor. İllüzyonla halk bıktırılıyor. Halbuki, bu kadar ayrıntıya gerek yok. Soru basit: Cemaat okullarından çıkan çocuklar genç yaşta ne kadar önemli makamlara getiriliveriyor... Cemaat medyası neden hep "yargı reformu" diye bağırıp çağırıyor.... Evet, mesele bu kadar basit. Yapılacak tek bir haber var oysa: Bu genç savcılar, bu kadar önemli makamlara, bu kadar ağır görevlere bu kadar kısa sürede nasıl getirildi?
Odatv.com GÖNDEREN.CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 21:45 (11 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
ERGENEKON DAVASI |
 |
|
|

ERGENEKON DAVASINDA ERDOĞAN''IN SARASI DA KONUŞULDU
Yalçın Küçük’ün İkinci Ergenekon Davası’nın 39. oturumunda söz alarak yaptığı konuşmanın ayrıntılarını Odatv’de yayınladık. Küçük’ün 2002 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e karşı darbe yapıldığını iddia etmesi ve buna karşı deliller göstermesi çok tartışıldı. Küçük konuşmasında, Ecevit’in hastalığına dair şüpheleri de mahkeme salonunda dile getirdi. Bu konuşma üzerine mahkeme, Başkent Üniversitesi Hastanesi’nden Ecevit’in hastane kayıtlarını istemişti. Park Fora’da ne konuşuldu Ancak Yalçın Küçük’ün ses getiren açıklamaları bununla da bitmedi. Küçük konuşmasında Ergenekon İddianamesi’ne giren bir yemekli toplantıyı anlattı. Temmuz 2007 seçimleri öncesinde Park Fora’da dönemin DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ve yardımcısı Timur Gürgan, o dönem Hürriyet Gazetesi Ankara temsilcisi olan şu anda genel yayın yönetmenliği görevini yürüten Enis Berberoğlu, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, gazeteci Yiğit Bulut ile bir araya geldiklerini söyledi. İddianameye 14 Şubat 2007 tarihi ile giren bu yemek ile ilgili mahkeme hayetine şu soruyu sordu: “Madem teknik takip yapılıyor, bu yemekte konuşulanlar neden iddianameye girmedi, ben bu konuşulanları da istiyorum” dedi. Küçük’ün sorusu sessizliğe neden oldu. Yalçın Küçük bundan sonra yemekle ilgili ayrıntıları verdi. Yiğit Bulut işlerimi görüyordu Küçük, önce Yiğit Bulut ile ilgili önemli bir bilgi verdi. Anlattığına göre Yiğit Bulut bir dönem Yalçın Küçük’ün çalışmalarına yardımcı oluyordu. Bulut’un kendisinin işlerini gördüğünü, görüşmelerini yaptığını söyleyen Yalçın Küçük, Park Fora’daki yemeği de Yiğit Bulut’un organize ettiğini söyledi. Yemekte konuşulanlarİşte Yalçın Küçük o andan sonra herkesin merakla beklediği konuşmaları anlattı. Yemekteki konuları beş maddede özetledi: 1. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın epilepsi (sara) hastalığı, hastalığın hangi düzeyde olduğu ve görevini yapmasını nasıl etkilediği 2. Erdoğan’ın oğlunun askerliğe gitmemesinin bu hastalık ile ilgisi 3. Başbakan Erdoğan’ın yedek subaylık yapıp yapmadığı 4. Üniversite diplomasının olup olmadığı 5. Seçime giderken Musul meselesinin geleceği. (Küçük konuşmasında, yemeğin gerçekleştiği dönemde Mehmet Ağar ile Musul meselesi konusunda paralel düşüncelere sahip olduklarını da ekledi) Herkesin şaşkınlıkla dinlediği açıklamada Yalçın Küçük, bu yemekte konuşulan konuların Erdoğan’ı rahatsız edeceği gerekçesi ile iddianameye konmadığını söyledi. Konuşmasında sara hastası olmanın ayıp olmadığını ancak buna rağmen basının önemli büyük bölümünün bu hastalığı sakladığını hatta saklamak için çaba sarfettiğini iddia etti. Hastalığı bilen gazetelerin buna rağmen “fıtık” yazdığını anlattı. Yalçın Küçük, Ecevit’in hastalığı döneminde Ecevit’in görevi bırakması için kampanya yapan basınının Erdoğan söz konusu olunca uyguladıkları sansürü eleştirdi.
Yalçın Küçük konuşma sırasında mahkeme heyetine yine bir gazete haberi sundu. Küçük, 6 Şubat tarihinde Milliyet Gazetesi’nin Ankara ekinde “Caligula ve Tekel işçileri” üzerine yazılan yazıyı gösterdi. Haberde Erdoğan’ın Roma İmparatoru Caligula’ya benzetildiğini, kendisinin Erdoğan’ı Caligula’ya benzettiği “Caligula-Saralı *****hur” kitabı ile gazete haberi arasında benzerlik olduğunu söyledi. Her iki lider de biliyor Küçük, Yiğit Bulut’un hem Devlet Bahçeli’ye hem de Deniz Baykal’a bu hastalığı anlattığını, her iki liderin de hastalığı bildiğini söyledi. Bahçeli ve Baykal’ın başbakana sık sık yaptıkları “hasta” imasını örnek gösteren Küçük, liderlerin hastalığın adını söylemediğini ifade etti. Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan’ı konuşmasında bir konuda takdir de etti. Küçük, Erdoğan’ın iddialara rağmen bir kez bile “epilepsi değilim” ya da “üniversite diplomam var” açıklamasında bulunmadığını, bu konuda dürüst davrandığını söyledi. Yiğit Bulut çok korktu Küçük, bunun dışında medya dünyasında herkesin dikkatini çeken Yiğit Bulut’un dönüşüm hikayesini anlattı. Bulut ile o günlerde çok yakın olduklarını ifade eden Yalçın Küçük, Aydın Doğan’ın akrabası olan Bulut’un, Doğan’ın konuşmalarını kendisine anlattığını söyledi. Park Fora’da yapılan yemekli toplantının ortaya çıkması sonrası Yiğit Bulut’un kendisinin de gözaltına alınacağını düşünerek çok korktuğunu, 3-4 gün teknesinde kaldığını hatta yurtdışına çıkmayı düşündüğünü söyledi. Küçük’ün anlattığına göre Yiğit Bulut hapisten kurtuluşu “bambaşka bir Yiğit Bulut” olmakta buldu. Kısa sürede fikir değiştiren Yiğit Bulut, herkesi şaşırtacak derecede hükümet destekçisi oldu. İlk iş olarak da Yalçın Küçük’e ve onun tezlerine saldırdı. Barış Terkoğlu Odatv.com GÖNDEREN.CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 21:42 (6 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
story_home
 |
HESAPLAŞMA |
 |
|
|

Türkiye geçen hafta yargıda yaşanan depremle sarsıldı. Bir süredir cemaat soruşturmasını yürüten Erzincan *****huriyet Savcısı İlhan Cihaner’in yürüttüğü soruşturma önce Erzurum Savcılığı tarafından elinden alındı, sonra İlhan Cihaner, Ergenekon Davası’na dahil edilerek tutuklandı. Bu gelişmeleri herkes biliyor. Ancak basının atladığı bir ayrıntı var. Mesele İsmailağa mı?
İlhan Cihaner’in tutuklanmasına neden olan dosya basında sıkça İsmailağa olarak yazıldı. Cihaner’in İsmailağa soruşturmasını sürdürdüğü için tutuklandığı iddia edildi. Oysa Cihaner bu soruşturmayı yaklaşık 3 yıldır yürütüyordu. Her ne kadar soruşturma gizlilik içinde yürütülse de telefonların dinlendiği, jandarmanın baskınlar düzenlediği bir soruşturma Türkiye’nin mevcut yapılanması içerisinde ne kadar gizli tutulabilir? İşte bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor. “Acaba İlhan Cihaner İsmailağa Soruşturması nedeniyle değil başka bir soruşturma nedeniyle mi tutuklandı? İsmailağa Cihaner’in dokunduğu bir başka noktayı perdelemek için mi kullanılıyor?” İsterseniz burada bunun cevabını arayalım… Gülen cemaatini soruşturuyordu
İlhan Cihaner, 2007 yılında başladığı soruşturmanın dışında geçen yıl Fethullah Gülen Cemaatine ilişkin bir soruşturmayı da başlatmıştı. Cihaner’in Gülen cemaatine yönelik soruşturma yürüttüğü bilgisi 4 Aralık 2009 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde Ali Dağlar tarafından haberleştirilmişti. Nitekim Odatv’de de aynı gün konu üzerine ayrıntılı bir analiz yazısı yayınlanmıştı. (http://www.odatv.com/n.php?n=cemaate-dokununca-basina-gelmeyen-kalmadi-0412091200) Kısacası soru şu: “İlhan Cihaner, Gülen cemaatini soruşturduğu için mi tutuklandı?”. Bu soruyu sormamızın ilk nedeni Cihaner’in Gülen Cemaati’ne dokunmasıyla beraber önce soruşturmaya el konulması, ardından imar ihtilafı da dahil olmak üzere 26 yıl hapisle yargılanması, daha sonra Ergenekon üyesi olmakla itham edilerek tutuklanması. İsterseniz bu tezi destekleyen bazı gelişmeleri ele alalım. İrticayla Mücadele Eylem Planı
Bunlardan ilki elbette aylarca fırtınalar koparan İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesi. İlhan Cihaner soruşturmayı bu belgeden feyz alarak başlatmakla suçlanıyor. İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesi doğru ise belgenin hedef aldığı tek bir cemaat var: Fethullah Gülen Cemaati. Cihaner’in soruşturmasını bu belge ile ilişkilendirenler doğal olarak Cihaner’in Gülen cemaatini hedef almış olmasının kendilerini harekete geçirdiğini kabul ediyor. Bunun ötesinde yetkisi elinden alınan Erzurum *****huriyet Başsavcısı Osman Şanal’ın da Cihaner’e sorduğu sorularda bu izi takip etmek mümkün. Şanal, Cihaner’e adı İrticayla Mücadele Eylem Planı ile gündeme gelen Albay Dursun Çiçek’i tanıyıp tanımadığını soruyor. Şanal’ın sorusunu dayandırdığı gizli tanık ifadesine göre Albay Dursun Çiçek 2009 yılında İlhan Cihaner’i ziyaret etti. Şanal’ın sorgudaki iddiası Cihaner’in cemaat soruşturması talimatını Dursun Çiçek’ten almış olması. Albay Dursun Çiçek’in emri ile Cihaner’in soruşturmayı başlattığını söylemek, Cihaner’in tutuklanmasının nedenini Gülen Cemaati’ne soruşturma açılması olarak anlaşılmasına neden oluyor. Dikkat çeken kronoloji
İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın Taraf’ta yayınlanmasına giden sürece baktığımızda dikkat çeken bir sıralama ile karşılaşıyoruz. 9 Şubat 2009 tarihinde İlhan Cihaner, İsmailağa dışında kalan cemaatlerin dosyasını resmen açtı. Bu tarihten itibaren adım adım Gülen cemaati soruşturma kapsamına girdi. 14 Nisan 2009''da İlker Başbuğ Hava Harp Akademileri''nde verdiği brifingte örtülü bir dille Fethullah Gülen cemaatini hedef aldı. Konuşma cemaatin yayın organlarında tepkiyle karşılandı. Başbuğ’un konuşmasına denk düşen bir tarih daha vardı. Fethullah Gülen, 8 Nisan 2009''da, www.herkul.org sitesinde: “Allah korusun... Bizden görünen kişilerin ellerine de kaleşnikofları verirler. İki yerde eylem yaptırıp, ‘Demek ki, fırsat bulunca bunlar da silâha sarılabilir'', derler. Çuvaldızı bile olmayan insanlara, terörist damgası vurmak isteyebilirler” diyordu. Bu tarihlerde İlhan Cihaner, Fethullah Gülen soruşturması üzerinde çalışıyordu. Soruşturma derinleşerek cemaatin devlet içinde örgütlü olduğu artık herkesçe kabul gören gücünü hedef alacaktı.
Ancak önce 12 Haziran 2009 tarihinde Taraf Gazetesi gerçekliği halen tartışmalı olan bir plan yayınladı. İrticayla Mücadele Eylem Planı adı verilen belgenin içeriği “Gülen cemaatine komplo yaparak cemaati çökertmek” üzerine kuruluydu. Rapor, her ne kadar cemaatin tepkisiyle karşılansa da sonuçları itibariyle tek bir şeye yol açtı. İrticayla mücadele neredeyse suç haline getirildi. Devlet içinde irticai örgütlenmelere karşı atılan her adım Ergenekon şemsiyesinin içerisine sokuldu. Kısacası planın ortaya çıkışı Gülen Cemaati’nin ve devlet içerisindeki örgütlenmesinin meşruiyetini neredeyse tartışılmaz kıldı. İşte bunun ardından cemaatin irticai örgütlenmesine karşı atılan her adım polis kovuşturmasıyla karşılandı. İlhan Cihaner’in yaptığı cemaat soruşturması bu belge kapsamında değerlendirilerek, Cihaner’in elinden önce dosya alındı sonra da tutuklandı. İsmailağa perdesi
İsmailağa soruşturması bu aşamada perde görevi gördü. Cihaner’in İsmailağa soruşturmasını sürdürdüğü bilinen bir gerçekti. Ancak Gülen Cemaati hakkında yapılan soruşturmaya karşı harekete geçenler Gülen’in adını telaffuz etmediler. Bu sayede hem Gülen üzerinden yaşanan bir hesaplaşma gizlendi, hem de İsmailağa içerisinde yaşanan çatışmada bir kale ele geçirildi. İsmailağa içerisinde Cüppeli Ahmet Hoca’nın başını çektiği AKP’ye muhalif kesime karşı hükümete yakın Furkan Dergisi’nin yürüttüğü kampanyanın yelkenleri bu soruşturma sayesinde şişirildi. İsmailağa çevresi, hükümete ve cemaatin örgütlü gücüne korkutularak yaklaştırıldı. Osman Şanal, soruşturma sürecinde militan bir hukukçu portresi çizdi. Yetkileri alınan Şanal, bunu bilmesine rağmen tebligat eline ulaşmadan dosyayı İstanbul’a gönderdi. Bu tür uygulamalar Şanal’ın motivasyonunu tartışılır kıldı. Bu motivasyonun kaynağı neydi? O kaynak Şanal’ın genç bir hukukçuyken kaldığı evler olabilir mi? Barış Terkoğlu Odatv.com GÖNDEREN:CIPKIR/21.02.2010
|
|
|
 |
Gönderen: editoraydin Tarih: 21.02.2010 Saat: 21:38 (12 okunma) | (Devamı... | Puan: 0) |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|  |
 |
|
 |
| ÜYE GİRİŞ-LOGIN |
|
Hala hesabınız yok mu? Hemen açabilirsiniz. Üyemiz olarak tema seçebilme, yorum ayarları ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksınız. |
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| RESİM İSTATİSTİKLERİ |
|
RESİM GALERİSİ Albümler: 27
Resimler: 634 · görüntüleme: 1411 · Oy: 3837 · Yorum: 1
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| DOVİZ KURU/ALTIN |
|
Serbest Piyasa21:50
 USD
AlışSatış
 EUR
AlışSatış
|
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| TAKVİM |
|
| // Takvim |
| Pz |
Pzt |
S |
Çrş |
Prş |
Cm |
Cmt |
|
1 |
2 |
3 |
4 |
5 |
6 |
| 7 |
8 |
9 |
10 |
11 |
12 |
13 |
| 14 |
15 |
16 |
17 |
18 |
19 |
20 |
| 21 |
22 |
23 |
24 |
25 |
26 |
27 |
| 28 |
29 |
30 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| SAYISAL LOTO |
|
| Sayısal Loto Sonuçları |
| 9 AÄ�USTOS 2008 Tarihli Çekiliş Bilgileri |
|
| 08-12-23-26-39-42 |
| Hangi illere kaç para çıktı? |
|
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| SİTENİZE İÇERİK |
|
![]() |
 |
| Haftanın Popüler Programları |
LimeWire bu hafta 29,848 kez yüklendi...
Windows Live Messenger için Çoklu MSN Açma Yaması (WLM Universal Patch) bu hafta 24,769 kez yüklendi...
Klip TV bu hafta 22,877 kez yüklendi...
Çoklu Msn Açma ( Multi Msn ) bu hafta 22,398 kez yüklendi...
CS Wall Hack bu hafta 15,434 kez yüklendi...
Windows Live Messenger bu hafta 14,252 kez yüklendi...
Windows Live Messenger bu hafta 11,207 kez yüklendi...
Winamp bu hafta 7,851 kez yüklendi...
Messenger Plus! Live bu hafta 6,390 kez yüklendi...
PhotoScape bu hafta 6,195 kez yüklendi...
Ares bu hafta 5,772 kez yüklendi...
GTA San Andreas %100 Save bu hafta 5,571 kez yüklendi...
Camfrog Video Chat bu hafta 3,856 kez yüklendi...
Kaspersky Anti-Virus bu hafta 3,587 kez yüklendi...
Adobe Flash Player bu hafta 3,571 kez yüklendi... |
Virüs taraması yapın |
|
|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
| TARİHTE BUGÜN |
|

29 Ağustos 1933 - Almanyada Yahudiler toplama kamplarına gönderilmeye başlandı.
29 Ağustos 1855 - Osmanlıda ilk telgraf görüşmesi yapıldı.
29 Ağustos 1885 - Gottlieb Daimler ilk motorsiklet patentini aldı.
29 Ağustos 1966 - Mısırlı yazar ve fikir adamı Seyyid Kutup öldü
|
|
|
|
 |
|
 |
footer
|